Çölde çay
Uyandı,gözlerini açtı.Oda ona pek bir şey ifade etmedi;içinden yeni çıktığı o var olmama durumunun derin etkisinden tam sıyrılamamıştı henüz.Zaman ve mekan içindeki yerini saptayacak enerji bir yana,bunu yapacak istekten de yoksundu.Bir yerdeydi...Uçsuz bucaksız yerlerden geçerek yokluktan yeni gelmişti oraya;bilincinin çekirdeğinde sonsuz bir hüzün vardı ama o hüzün güven verici bir şeydi,çünkü ona tanıdık gelen tek duygu buydu.
Haritalar sıkardı onu.Oysa kocası da hep haritalara bakardı;yolculukta olmadıkları zamanda bile.Aslında on iki yıl önce evlenmelerinden bu yana,yaşadıkları pek kısa bir iki durağan dönemde bile,kocası bir harita görür görmez hemen onu büyük bir tutkuyla incelemeye başlardı.Sonra da her zaman olduğu gibi,yine olmayacak bir yolculuk planlamaya başlardı;bazen o yolculuk gerçekleşiverirdi.
Açık pencerenin yakınına oturmuş,tırnaklarını törpülüyor,kenti seyrediyordu.Dakikalar geçerken zihni tekrar tekrar o sahneye döndükçe,giderek kendini başoyuncu,Kit'i ise seyirci gibi hissetmeye başladı.O an varoluşunun geçerliği,Kit2in hiç kıpırdamadan hala orada oturuyor olduğu varsayımına dayanıyordu;pencereden hala onu görebiliyormuş gibi.Çok uzakta ve ufacık göründüğü,ritmik adımlarla yokuşları çıkıp çıkıp indiği halde,ışıklardan ve gölgelerden geçtiği halde,sanki onun ne zaman durup dönüş yoluna koyulacağını tek bilen Kit'ti.
Onu iyi tanıyan dostları,o tür felaket günlerinde hemen,''Bugün Kit'in günlerinden biri ''derlerdi.Eğer öyle günlerde Kit sakin,hatta mantıklı davranabiliyorsa,bunun nedeni,mantıklı olarak kabul ettiği davranışları mekanik olarak yerine getirmesiydi.
Kedilerin balık başlarını kemirdiği pırıl pırıl geçitlere bakan sıra sıra odalarda,esrar dumanının çaydaki nane kokusuna karıştığı çardaklı kafelerde,aşağıdaki rıhtımlarda,uzakta,Sebkha'nın kenarındaki çadırlarda,dağların ötesindeki Büyük Sahra'da,hepsi Afrika olan o uçsuz bucaksız alanlarda.Ama burada,her Avrupa icadının yeni bir sefillik yarattığı,tecrit edilmişliğin yeni bir kanıtı olduğu,anavatanı daha da uzak gösterdiği bu hüzünlü sömürge odasında değil.
Yalnızca uygar davranmalı,hep dinlemeliydi.Kimbilir,belki bu iki kişinin aralarında geliştirebildikleri tek iletişim türü bu tip konuşmalardı.
Ah sen beni bilmezsin!Korktuğum ya da canım sıkıldığı zaman hemen sarhoş olurum.
Erkekler ona bakıyorlardı ama bakışlarında ne anlayış ne de düşmanlık vardı.Merak bile yok diye düşündü Kit.Bu yüzlerde,sümkürdükten sonra mendilinin içine bakan erkeklerin o boş bakışları vardı.
Kit karşılık vermedi.Sık sık aynı tepkileri göstermelerine,aynı duyguları hissetmelerine rağmen,hiçbir zaman aynı sonuçlara varamadıklarını,çünkü hayattaki amaçlarının birbirinin tersi olduğunu görmek ona hüzün veriyordu.
Port'a sanki gerilerden,ova dolaylarından upuzun bir kaval notası duyuluyormuş gibi geldi ama o ses sürüp gidiyor,bitmek bilmiyordu.Hiç kimsenin soluğu buna yetmezdi.Demek kendisi hayal ediyordu o sesi.
Bir yerden bir yere gitmek üzere ne zaman yola koyulsa,hayatına her zamankinden biraz daha nesnel bakabilme olanağı bulurdu.Genellikle en net düşünebildiği zamanlar bu yolculuklar sırasındaydı.Durduğu yerde veremeyeceği kararları da hep yolculuklarda verirdi.
Geceyarısı hıçkırarak uyandı.Benliği bin mil derinliğinde bir kuyuydu;diplerden yukarılara doğru sonsuz bir hüzün ve dinginlik duygusu yükseliyordu ama gördüğü rüyayı anımsayamadı.Tek bildiği,yüzü olmayan bir sesin fısıltısıydı:'Ruh vücudun en yorgun kısmıdır.'Gece çok sessizdi.Hafif bir rüzgar dışarıdaki incir ağacını sallıyor,ağaca takılmış dikenli telleri hareketlendiriyordu,o kadar.Teller birbirine sürtünüyor,hafif hafif gıcırdıyordu.Bir süre bu sesi dinledikten sonra uykuya daldı.
Udun ezgileri de sürüp gidiyordu:amaçsız konuşmalara,motifli bir fon.
Her zaman başka bir öğe daha vardı;gizemli,pek ulaşılamayan,heesaba katılması olanaksız bir öğe.İnsan bilmek zorundaydı,akıl yürütmekle olmazdı.
Korku konuştu,o dinledi ve kendisini ikna etmesine izin verdi...Her zamanki klasik süreç.Bu fikir ona hüzün veriyordu.
İnsan hiçbir zaman ayrıntıların tadına varamaz,her seferinde,başka bir gün,derdi ama aslında her günün biricik olduğunu,son olduğunu,hiçbir zaman geriye dönüş olmadığını,bir başka sefer diye bir şey olmadığını gizlice bilirdi.
Aklı sanki uzaklarda,varlığını yalnız kendisinin bildiği bir şeye takılmış,bir tek onu görüyor gibiydi.Görmeyen gözlerinde,dudaklarının kıvrımında,kendini belli bir uzaklıkta tutan,kişiliğini işin içine katmayan bir hava vardı.Port seyrettikçe,o yüz giderek daha hayranlık uyandırıcı olmaya başladı.Kusursuz çizgilerle oluşmuş bir yüzdü ama güzelliği çizgilerin bileşiminden çok,genel havasının içindeki gizli anlamdan kaynaklanıyordu.Anlam..ya da anlamı gizlemekten.Çünkü geride yatan duyguları bu yüze bakarak anlamak olanaksızdı.
Dünyanın Keskin Kenarı
..ancak ya para çalar,ya da kendine istediği bir malı çalar.Pasaport kadar karmaşık bir şeyi asla çalmaz.
Bu sineklerin pençeleri var!İnsanın dengesini tümüyle bozmaya yeter bunlar.Ne istiyorlar?Gırtlağımızdan içeri girmek mi?Homurdandı,ayağa kalktı.
Ya da...bence yaşamak da sigara içmek gibi bir alışkanlık.Hep vazgeçeceğim diyorsun ama sürdürüp gidiyorsun.
Adalet düşüncesinden kurtulunca her şey çok basit değil mi?Sen zevk ve acıların miktarının tüm insanlar için eşit olduğuna mı inanıyorsun?Sonunda her şeyin acısı çıkar diye mi düşünüyorsun?Sonunda her şey eşitleniyorsa,bunun tek nedeni ,sonucun sıfır olmasıdır.
Her yer kayalar ve gökyüzüyle kaplıydı,onu alıp yutmaya hazırdı ama o kendi engelini yine her zamanki gibi yanında taşıyordu.
Hiçbir şey anlamıyorum.Bu ani kayıtsızlığını.Daha bu sabah pasaportsuz kaldım diye çok bozuluyordun.Gören olsa,onsuz bir gün daha yaşayamayacağını sanırdı.Oysa şimdi,birkaç gün bile vız geliyor sana.Bu iki ters davranış arasında bir fark olduğunu kabul etmek zorundasın,değil mi?
Bir kere dünyadan bu kadar uzaklaştıktan sonra,hastalanmayı reddetmekten başka yapabilecek bir şey yoktu.
o defterlerde,teoremin mutlak gerçeğini baştan ortaya koyacaktı...Yani 'bir şey'le 'hiçbir şey'arasındaki farkın sıfır olduğunu.
Acaba günler geçerken de şimdiki gibi her aldığım soluğun sesini böyle şiddetli bir biçimde duyabilecek miyim diye merak etti.
Rüzgarın apansız çıkışı da yeni bir işaretti.O işaret gelecek zamana dönüktü.Kapının altından üfürürken çıkardığı ses,kendine özgü,hayvan sesini andırır bir sesti.Keşke aldırmayabilse,kendini rahat bıraksa,umut kalmadığı gerçeğini görerek ona göre yaşayabilseydi ama bilmeye,emin olmaya hiçbir zaman olanak yoktu.Gelecek zamanın bir tek değil,birkaç olası boyutu vardı.İnsan umudundan bile vazgeçemiyordu.Rüzgar esecek,tozlar çökecek ama zaman yine de bilinmez bir biçimde,bir değişiklik daha getirecekti.O da mutlaka korkunç bir değişiklil olacaktı.Çünkü gelecek zaman,şimdiki zamanın devamı olmayacaktı.
Kit günü okuyarak geçirdi,düzenli olarak Port'un ilaçlarını verdi,yemeklerini yedirdi.Port pek konuşmak niyetinde değildi.Belki de konuşacak gücü yoktu.Kit okurken bazen içinde bulunduğu odayı,durumu birkaç dakika boyunca unutuyor,sonra başını kaldırınca yeniden anımsıyordu.Yüzüne tokat yemiş gibi oluyordu o zaman.Bir keresinde neredeyse gülecekti.Her şey o kadar olmayacak gibi,o kadar gülünçtü ki!
...içinden böyle durumlarda,insan duygularını sözle anlatmaya kalkışmamalı diye düşündü.
''İnsan olmaktan çıktı''dedi kendi kendine.Hastalık insanı ilk haline döndürüyordu.İçinde kimyasal süreclerin sürüp gittiği bir kabuk.İstemdışının anlamsız boyunduruğu.
Kit'in ilk hıçkırığı yükseldi ve diğer hıçkırıklara yolu açılmış oldu.
Düşünceler dudaklarından dökülürken,doğru sözcükleri bulduğundan asla emin olamıyordu.Sözcükler çok daha canlı,yönetmesi çok daha zor şeylerdi artık.O kadar ki,söylediği zaman Kit anlamamış görünüyordu.
Bu sözcükler odaya dolan rüzgar gibi zihnine giriyor,orada karanlıkta oluşmakta olan bir düşüncenin ilk zayıf alevini söndürüyordu.Düşüncelerinde,sözcükleri giderek daha az kullanmaya başlamıştı.Süreç o zaman daha hareketli hale geldi.Kendisi düşünceler zincirini izliyordu çünkü onların ardına takılmış durumdaydı.Geçtiği yol çoğu zaman baş döndürücü oluyor ama o yine de zinciri koparamıyordu.
Kendisinin hareket edişindeki o korkunç hızla bu çizginin sessiz hareketsizliği arasında müthiş bir uyumsuzluk vardı ama yine de direndi.Bırakmamaya çalıştı.Gitmemeye.Geride kalmamaya.Taşmamaya,burada kalanın içine kök salmaya.Bir solucan yapabilirdi bunu,parçalara bölünse bile.Her halkası tek başına yürür giderdi.
..ama konuşmaya çalışırsa sözcüklerin hıçkırıklara dönüşeceğinden korkuyordu.
Vücudu yere düşmeye çalışırken,zihni bilinçsizliğe ulaşmaya çalışırken,kendi suratını sıralanmış pastaların birkaç santim uzağında buldu.
Trene yetişmek için çılgın gibi dakikaları sayan,telaşla istasyona vardığında,trenin uzaklaşmakta olduğunu gören ve bir sonraki trenin de saatler sonra kalkacağını öğrenen insan da,zamanın tıpkı böyle askıya alındığını hissederdi.
Bir an için tüketilemeyecek kadar zenginleşen ve bollaşan bir şeyin içinde boğuluyor gibi olmak,bu nedenle de artık o şeyin anlamını yitirmesi,hatta yok olması.
Bir zamanlar Port kendisinden önce ölürse,onun öldüğüne asla inanmayacağını,Port'un yalnızca temelli kalmak üzere kendi içine döneceğini,bir daha Kit'in varlığının asla farkında olmayacağını,bu yüzden de aslında varlığı son bulanın kendisi olacağını,en azından varlığının büyük ölçüde son bulacağını düşünmüş olduğunu da anımsamıyordu.
Ölüm hep yolda,ama buraya ne zaman varacağını bilmeyişimiz,hayatın sonluluğundan bir şeyler eksiltiyor.O korkunç kesinlikten,şiddetle nefret ediyoruz ama bilmediğimiz için,hayatı dipsiz bir kuyu gibi görüyoruz.Ne var ki her şey ancak birkaç defa oluyor,hatta çok seyrek.
Çocukluğunun bir öğleden sonrasını kaç kez anımsarsın?o öğle sonrası benliğinde büyük bir iz bırakmış,benliğinin ayrılmaz bir parçası olmuş,onsuz olamayacağına inansan bile.Belki dört beş kez daha.Belki o kadar bile değil.Dolunayın doğuşunu daha kaç kez seyredeceksin?Belki yirmi.Buna karşın,hepsi insana sınırsız gibi gözüküyor.
Hareketlerinin,bilincinin bu kadar ilerisine geçmesi onu biraz şaşırtıyordu.,
Çok güçlü bir varlıktı çöl.İnsanın zihninde onu kişileştirmemesi olanaksızdı.
Oturup onun geri dönmesini beklemekte kararlıydı,ama zaman geçip hala Kit'den haber çıkmayınca,bu bekleyişin bitmeyeceğini,gerekirse sonsuza kadar uzayacağını anlamıştı.
Gökyüzü
''Bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur.İşte varılması gereken yer o noktadır.''
Franz Kafka.
Burada böylece yatmak,yalnızca var olmak,hiç soru sormamak iyi geliyordu.İstediği anda,olup biten her şeyi anımsamaya başlayacağından kuşkusu yoktu.Ufacık bir çaba yeterdi ama burada,bu durumda rahattı o.
Dünyayla arasına inmiş olan o kalın perde rahatlatıyordu onu.O perdeyi kaldıran kendisi olmayacak,dünün o dipsiz çukuruna kendisi bakmayacak,o üzüntüleri,o pişmanlıkları yeni baştan yaşamayacaktı.Geçmişte yer almış şeyler şu an için bulanık,belirginlikten çok uzaktı.Zihnini kararlı bir çabayla,daha uzaklara çevirdi,onları incelemeyi reddederek tüm gücüyle,onlarla arasına güvenli bir engel dikmeye uğraştı.Kozasını daha kalın ve daha dayanıklı yapmaya çalışan bir böcek gibi,zihni giderek bu ince perdeyi güçlendirecek varlığının tehlikeli noktasını ondan uzak tutacaktı
Belkassim durum anlaşılırsa ev halkının nasıl tepki göstereceğini Kit'e bir pantomimle sergilemişti.
Artık Kit'in gerçek anlamda sahibi olduğu için davranışlarında yeni bir vahşilik,bir tür öfkeli vazgeçmişlik vardı.
Bulunduğu yerde ilk duyulan sesler,sanki onları oluşturan sessizliğin çeşitlemeleriydi.Yakındaki kayalar ve daha ilerideki kent surları yavaş yavaş görünmezlik aleminden çıktılar ama altta yatan gölgeli derinliklerin yansıması olmaktan öteye gidemediler.Duru gökyüzü,Kit'in yanındaki çalılar,ayağının altındaki çakıllar...Bunların hepsi salt gecenin kuyusundan çıkmış şeylerdi.Tıpkı bunun gibi,bilincinin orta yerindeki o garip durgunluk,isteği dışında ikide bir ortaya çıkan o uçucu düşünceler de kendi varlığının kesin olmayan parçalarıydı.
Biraz ağla ama uzun sürmesin.Az ağlamak iyidir.Uzunu kötüdür.Bitmiş bir şeyi asla düşünmemek gerekir.
İnsanın başı gökyüzü gibidir.İçin için hep döner,döner ama çok yavaş.Düşündüğün zaman hızlı döner.O zaman da ağrımaya başlar.
Paul Bowles