Tuesday, December 23, 2014

Gioia

 İtalya'da, tanımadığım insanlar benimle bir diyalog kurduklarında, diyalogun devamını bana Gioia adını koyarak getiriyorlar.
İki sene önceki, postane memuresi, Aralık'ta kurulan noel marketinin Sicilya tatlıcısı, Via Torino'daki başka bir satıcı...

Milano ve bürokrasileri.
Şehri halkın bir kısmı yavaş yavaş terk etmiş, turistler ve bazı italyanlar yeni yıl için Milano'ya gelmişken,, postanede ise yerleşik bir kısım halk ile bugün bir takım bürokratik işler yapılmaya başlandı.
Bugün bürokratik işlerin özlemi içerisinde, postanede yine ve yeniden saatler harcanmaya başlandı.
Bu saatler bugün harcanırken, oturduğum yerden elbette bir hayal kurdum; mesela ben, .çiçek desenli elbisemle, faturasını ödemeye inen-postaneye gitmekten ziyade-bir bayan olabilir ve böyle bir İtalya'da yaşıyor olabilirdim. Sokağa çıktığımda, bağıra bağıra Maurizioooo diye karşıdaki beyamcaya seslenebilir, onu selamlayabilirdim.
Bu bir Floransa, bir Sicilya ve diğer italyan şehir ve bölgelerinden biri olabilir.

Devam edeceğim dedi.



La Narrativa

 Bir italyan arkadaşımın keşfi olarak, öyküleme, anlatı yapan ben, bu haftaya aile konusunu adıyorum.
İtalya'da Panettone ve Pandorolar kapış kapış giderken, odamda, oradan buradan ve belli antikacılarımdan aldığım eski fotoğrafların yüzlerinin, daha çok aile, sahil, çift ve yolculuk-seyahat olduğunu fark ettim. Alırken de fark etmiştim herhalde ki aldım ama alırken başka bir şey fark etmiştim, bu hafta bugün başka bir şey. Ayrıca, bir başkasından duymaya da hacet varmış bu anlatı-öyküleme yeteneğini...Aslında bunu Kafkadan Milenaya Mektupları okuyup, oradaki bir cümleyi çekip çıkartıp odama ve başka yerlere asışlarımda da fark edebilirdim...Nedir nedir nedir...aramamışım.
Var olan bir şeyi aramıyor insan, galiba.
Hep söyleyip duruyorum: o burada yaşadı, buradan geçti...kapı açılıyor, odayı görüyorum yatak düzenli temiz sanki onlar burada yaşamamış gibi bir tablo oluşturuyor ama bu yatakta onlar yatmıştı, bu odada ne konuştular, neyi konuştular?...

Yanımda yürüyordun Milena, düşünsene, yanımda yürümüştün. *

Devam edeceğim dedi.

*Franz Kafka, Milenaya Mektuplar 

Saturday, December 20, 2014

Bu hafta Ezginin Günlüğü ve
Beni her zaman kurtarıyor bu ezgiler, bu notalar, bu ses.

https://www.youtube.com/watch?v=5dVpHgQ1ncE

Üst Solunum Yolu Şiiri

Sevme!
İtalya'yı bu kadar sevme.
Unutuyorsun, iki duygu var içinde.
Bütün çok sevmeler de iki duygu var, her zaman.
Aşk başka sevmek başka.
Biliyorsun nerede nasıl bütün bu çok sevdiklerin, sevilenler.
Sevme, güzelim, bu kadar sevme.

http://touslesmatinsdumonde-bleu.blogspot.it/2012/04/vernice.html

Şimdi her şey değişmişse,
Ben öğlenlere pomeriggio diyorsam
Hayatı italyanca öğrenmeye başlamışsam,
Nasıl yenilir, nasıl yaşanır ı bu dilde, bu kültürde, bu toprak üzerinde öğreniyorsam,
Denize mare diyorsam,
Ekmeğe pane, eve casa diyorsam;
Bazen, italyanlar gibi heyecanlı ve ifadelerle konuşuyorsam,
Hayati şeyleri italyanca anlatıyorsam,
Elektrik kaçağının italyancasını öğrenmişsem,
İtalyada, hırsızlarla kendi başıma mücadele etmişsem,
Polise jandarmaya derdimi, korkumu italyanca anlatmışsam,
Milyon tane bürokratik şeyi italyanca yapmış ve öğrenmişsem,
İtalyan tatlılarını öğrenmiş ve italyan pastanelerinde zaman geçiriyorsam,
Bir italyanın yemek pişirişini, nasılını görmüşsem, tatmışsam
Masaya tavola diyorsam ve
Bu millet, bu dil, bu zaman için masanın ne kadar değerli olduğunu görüyorsam,
Nasıl gülünür ü, nasıl yaşanır ı bu milletle öğrenmeye devam ediyorsam...

https://www.youtube.com/watch?v=k1sIRzIP8_Q

Friday, December 19, 2014

Türkü

 Ayrılıkları kimse sevmiyor. Ayrılıklardan üzüntü duymak da, insanoğlunun hamuruna işlenmiş bir şey. Ayrılıkları ben de hiç sevmiyorum. Sevdiğim hiçbir insandan ayrılmak istemiyorum, az buçuk sevdiğim insanlardan da öyle. Bazen ise, yıllarca, aylarca, saatlerce, sevdiğim ve az buçuk sevdiğim insanlardan ayrı kalmak iyi geliyor. Ayrı kalmak ile ayrılmak aynı şey mi?
Ayrılmakda, bir parçadan kopma, kimya hali var. Sanki. Ayrı kalmak ise bir tercih, bir koşul.
ve de, bazen, sanki, ayrı kalmak koşulu yıllara işlendiğinde, ayrılmak oluyor.

https://www.youtube.com/watch?v=cG14ryQqSTo
https://www.youtube.com/watch?v=vY2qMrO1_I8

Wednesday, December 17, 2014

Mattinata

...
e respirando brezze che dilagano su terre 
senza limiti e confini 
ci allontaniamo e poi ci ritroviamo più vicini 
e più in alto e più in là 
se chiudi gli occhi un istante 
ora figli dell'immensità 
Se segui la mia mente se segui la mia mente 
abbandoni facilmente le antiche gelosie 
ma non ti accorgi che è solo la paura
 che inquina e uccide i sentimenti 
le anime non hanno sesso né sono mie 
Non non temere tu non sarai preda dei venti 
ma perché non mi dai la tua mano perché
potremmo correre sulla collina 
e fra i ciliegi veder la mattina che giorno è
E dando un calcio ad un sasso 
residuo d'inferno e farlo rotolar giù giù giù
e noi ancora ancor più su 
planando sopra boschi di braccia tese 
un sorriso che non ha 
né più un volto né più un'età 
...





Sunday, December 14, 2014

XXIV İçin Ağıt

Overture:

Yirmi üç yıl yaşamışım,
Şimdi yirmi dört yıl yaşamaya başlıyorum.
Öldüğümde bunları unutacağım ya,
Şimdi,hatırlamak için yazıyorum.


Geç otur da karşıma,
bir anlat bakalım şu yirmidörtten gün alınmaya başlanmış, yirmiüç yılın tamamı ve yirmidördüncü yılın bir gününü.
Yarın ne kadar sürer? Sonsuzluk ve bir gün kadar.
Bir koy tartıya bakalım ne kadar çekecek?
Sahi ya, nasıl geçti bu yıllar, onu bölen aylar, onu bölen günler, onu bölen saatler, saniyeler?
Bir anne ve bir babadan meydana gelen bir kız çocuğuyum.
Onların seslerini, kokularını, onlara dokunmayı unuttum.
Erkek olsaydım, adı Ozan ve Görkem düşünülmüş,
İki olduğumda, bir olamazsam hırçınlaşan,
Aileyi, bir anne ve bir babadan oluşan bir şey sanan bir kız çocuğuyum.
Babasından çok az masal dinlemiş bir kız çocuğuyum.
Babasıyla yaşadığı bir küçük anı bile,
Alıp sarmalayıp kutusuna koyan
Sonra, kutusundan çıkarıp onları seven ama sevgisini nasıl göstereceğini bilemeyen,
Yanlış anlaşılan bir kız çocuğuyum.
Babasıyla arasına bir uzaklık ölçü birimi biçmiş bir kız çocuğuyum.
On yaşından sonra, doğum günlerini ayrı ayrı kutlayan bir kız çocuğuyum,
Kapılardan alınan ve uğurlanan,
Kapılarda karşılanan bir kız çocuğuyum.
Baleyi sonra modern dansı çok seven bir bedenim,
Bir ruhum.
Bir aklım.

'Yaşadığımız ve geçip giden her an ömrümüzün sayfaları arasında sıkışmış bir çiçek gibi sararır solar.Sonra anımsarız;renkler,sözcükler,kokular,zihnimizin derinlerinde kristalleşmiş duygular.Anımsadıkça onları yeniden yaratırız,tekrar tekrar.Her seferinde biraz daha değişirler.Gerçeği unutup artık anımsadıklarımızla avunmaya başlayınca anlarız ki koskoca bir hayat geçip gitmiş içimizden…Geriye garip,hüzünlü bir boşluk kalmış…O zaman başlarız anlatmaya.Başkalarının anılarında yerde yer edinmek,orada yaşamak için… '
&
'Hayatıma giren herkes,hayatıma katılmış,artık benim hayatım olmuş demektir.Annemi,babamı,Mete'yi,ablalarımı,babannemi,mahallenin bakkalını,öğretmenimi,Gülden'i,Lemi'yi düşünüyorum bugün.Onlar olmasa,anlatacak ne kalırdı geriye.
Ayrılık hüzün verir.
Bugün de hayatımdan giden herkesin arkasından el sallıyorum.Hiçbirinizi uınutmadım ve hepinizi unuttum.
Hoşgeldiniz,güle güle'
&
'Hayat yaşarken geride bıraktığımız izlerden oluşan bir yoldur.Hepimiz hayatta iz bırakırız,kimini bilerek,kimini bilmeyerek ama hayat;bıraktığımız izlerin hepsine sahip çıkar,saklar.İnsan,her yıkımdan,yeni bir başlangıç yaratabilir.Her başlangıç yeni bir hayattır.İnsan bir ömre,birçok hayat sığdırabilir.'


Sahnede olmayı çok seven bir kız çocuğuyum.
Sonra, sahneyi arkasıyla önüyle bütünüyle sevmeyi keşfeden bir insan oldum.
Yirmi yaşından sonra, stresi siniri, boynunun soluna vuran; bunu her unutup boynunu döndürdüğünde, kafasını çeviremediğini anlayınca buna gülen;
İnsanlardan sıkılınca, elini alnına götüren, kaşınmadığı halde alnını kaşıyan,
Dudaklarıyla, kolyesinin zinciriyle oynayan bir insanım.
Bazen sağ eli yazı yazmaktan yorulunca, kalemi sol eline alıp,
Deneyen bir insanım.
Sağ sol ayrımı yapmayan bir insanım ama sorarsan,
Kalp solda diye herhalde sol'u daha iyi dinleyen, daha bir seven insanım.
Bazı klasik müzik notalarına, aklı, kalbi dayanamayan bir insanım.
Fotoğraflamayı çok seven bir tutkuyum,
Fotoğrafı bir sanat dalı olarak göremeyecek kadar naif bir gözüm.
Bir andım.
Bir anım.
Senaryolar yazıp, bunu akabinde oynayan, oynatan bir oyuncu,
Bir hal,
Bir düşünce ve zekayım.
Bazı sabahlar, önümdeki sonsuz etkinlik kağıtları, boyalar, defterler içinde; kendimi kendi galerimde sanan, hatta bu hali sürdürüp sanki bir sergi geliyormuşcasına heyecanlanıp kahve yaparım.
Bazı ozanların bazı şiirlerini canı kadar seven bir göz, kulak ve kelimeyim.
Bir şiirim.
Bir sesim.
Bir ozan tanımış bir kalbim.
Bir ozan olmuş tebessüm, öfke, gözyaşı ve sevgiyim.
Bir ozanım.
Çünkü 'sen sevgilim ileride, biraz daha ileride
Bir tarihe başlayacaksın, orası işte
Benim tarihimle başlar.'
Martıyı çok seven bir sevgiliyim.
Lacivertim.
Giden çok insanı olan,
Hep de en bi sevdikleri giden bir insanım.
Limonu çok seven bir burnum, gözüm.
Bir Limonlu Bahçe'yim.
Bir çamım.
Bir Emirgan, bir Kabataş, bir Gümüşsuyuyum.
Bir Gül Sokak, bir Erol Dernek sokak, bir Bay Retro,
Bir Turnacıbaşı Caddesi,bir Çukurcama
Bir Urban'ım.
Bir Galata'yım.
Hatta o kadar Galata'yım ki
Kalbim dayanamaz bile bu oluşa.
'Kim söylemiş beni 
Süheyla'ya vurulmuşum diye 
Kim görmüş ama kim,Eleni'yi öptüğümü? 
Yüksek kaldırımda güpe gündüz 
Melahat'i almışım da sonra 
Alemdar'a gitmişim öyle mi? 
Onu da sonra anlatırım, fakat... 
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda? 
Güya galataya dadanmışız 
Kafaları çekip çekip orada 
Alıyormuşuz soyuğu 
onu da sonra anlatırım... 
Ya o mualla'yı sandala atıp 
Ruhunda hicranını söyletme hikayesi... 
Geç bunları, anam babam geç bunları 
Bir kalemde 
Bilirim ben yaptığımı'

Denize dalakalmalara doyamayan, denize dayanamayan bir ruh,
Bir beden ve akılım.
İstanbul'u kıskanan bir insanım.
Edebiyatı lisede, tarihi üniversitede sevmiş,
İtalyanca ile başlayan hayatımda, aile oluşturmuş bir insanım.
Önce Galileo Galilei İtalyan Lisesi,
Sonra, onun peşinden takılıp gelinen İtalya'da
Signora Rosalba ile, Milano ile ailesini oluşturmaya başlamış bir insanım.
Bir avucu canlar,dostlarla dolu,
Bir diğeri, canlarla dolu ama kan revan içinde olan bir insanım.
Aklının odasından çıkıp yere düşen,
Düşüp yere kırılanları, kendi elleriyle özenle toplayan bir insanım.
Kırgın bir insanım.
Kırılmış bir insanım ama ,
Kırgın diye kırmayan bir insanım.
Bulaşık yıkarken kıvırldığı halde suya giren kıyafete,
Evden tam çıkacakken ve acelen varken çözülmeyen kablolara, takı zinicirlerine sinir olan bir insanım.
Öfkesini dağlara, denizlere anlatan,
Dağlara, denizlere bağıran,
Denizlere ağlayan ama,
Artık ona da ağlayamayıp, dalakalan bir insanım.
Mutluluğu aramayan,
Huzuru içinse elinden gelenin daha da fazlasını yapan bir insanım.
Sonra, bir yerden sorna huzurla mutluluğun terazide aynı çektiğini fark eden bir insanım.
İstanbulum.
Bir Dolmabahçe'yi yürüyüşüm.
Mutluluğu, bir yirmi beş Ekim'in, Kadıköy-Beşiktaş vapurunda bırakmış bir insanım.
Bir inci kolye, bir saçları örgülü gülen saatim.
Bir gölgeyim.
Bir Olivya Geçidi'yim.
Bir salladıkça dökülmeyen şekerliğim.
Bir 'sevgili yaredir sinede' diyenim.
Rembetikoyum.
Sirtakiyim.
Türküyüm.
Biraz Rumum. Biraz Ermeni. Biraz Gürcüyüm.
Biraz Bilecikli biraz Artvinli biraz İstanbulluyum.
Biraz Osmanlı, biraz Bizansım.
'Cam buğularının her yerine,her yerine adını yazdım;
Sokaklara,apartman girişlerine,kapılara,market çıkışlarına yazdım'
'Ben bunları kimseye anlatmadım'diyenim.
'Bulut geçti
Gözyaşları kaldı çimende
Gök rengi şarap
İçilmez mi böyle günde
Seher yeli eser
Yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler
Ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez'
&
                                                   Acılar olmasaydı hayat çok kısa olurdu.
Hatırlayın,çocuklukta günler ne kadar uzundur,mevsimler yıllar bitmek bilmez.
Biz büyüdükçe günler kısalır,zaman daha hızlı akmaya başlar gitgide ve zaman,saatlerle,günlerle yıllarla ölçülmemeye başlar.
Akrep ve yelkovan unutulur.
Zaman,
mutluluk ve mutsuzluk arasında sallanan bir sarkaçtan 
ibaret olur.'

Bir günüm.
Bir arayım.
'Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.'
Bir aileyim,
Kendi kendine büyüyen, kendi kendine yaşlanan.
Büsbütün bir aileyim..
Bir yalnızım.
Yalnızlığı hep kendi seçen bir insanım.
Sonra, yalnızlığın daha derin bir anlamı olduğunu anlayan
Bu seçimi artık seçemeyen,
Kendi sırtını sıvazlayan bir insanım.
Sorumluluğu, sadece kendi için üstlenebilecek bir insanım.
İlla ki soracak olursan, bir damlayım okyanusta.
Açık Radyoyum.
Doksanlara ait bir insanım.
Bir Bozcaada, Adatepeyim. 
Adaya, en çok da Burgaz ve Heybeli'ye düşkünüm.
Haritada bir adayım.
Bir 'Havada Bulut'um.
Bir rumum.
Bir karadenizliyim.
Bir İstanbul'luyum.
Bir Anadolu'yum.
Bir Osmanlı'yım.
Bir kere bir Bizans'ım.
Her şeyden önce, bir semazenim;
Aynı anda ateşin içinde hem ateşi hem suyu arayan, bulan
Hem arayan,hem kavuşan bir neyim.
'Ben neyin sesiyim?'
Bir hüsnüm
Bir aşkım.
Bir Aralık'ım
Ben zaten başka bir şey,
Ben zaten bir pazar gününden başka bir şey olamazdım.
'Bütün güllerden derin bir sesi var gözlerinin'
Bir lavantayım.
Bir Londra'yım,
Hem başlı başına hem de babasıyla paylaşılan bir an olan Londra'yım.
Bir İtalya'yım.
En bir çok Sicilya,
Biraz da Toscana'yım.


Rüzgar eser,zaman geçer...


Thursday, December 4, 2014

Chloe III

Tüm bu kayıtsızlığı
Bir yere ait olamayışı,
En sevdiği şehirlerden uzak kalışının aitliğinde bile 
Yine de sadakat duygusu...
Bir dünya dolusu yalnızlığı,
Ev nedir bilmeyişi ve arayışı,
Evin içini güllerle, kitaplarla dolduruşu;
Uçuşan perdelere olan takıntısı,
Parklarda saatlerce o ağaçtan bu ağaca bakışı,
Deniz arayışıi
Mutluluk için soğuk havalarda dondurma alışları,
Şefkatı kırması, araması
Yine de sadakat duygusu...
Tek bir kişiye, 
Dostlarına bir dünya dolusu olan sadakati...ve bunu sorgulayışı
ve
Hayal gücü;
'yalnız yaşayan insanların, kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.'*

Sana söz veriyorum Chloe, bundan sonra yalnız kalmayacaksın.

*Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken


Non innamorarti di una donna che legge, di una donna che sente troppo, di una donna che scrive…
Non innamorarti di una donna colta, maga, delirante, pazza.
Non innamorarti di una donna che pensa, che sa di sapere e che, inoltre, è capace di volare, di una donna che ha fede in se stessa.
Non innamorarti di una donna che ride o piange mentre fa l’amore, che sa trasformare il suo spirito in carne e, ancor di più, di una donna che ama la poesia (sono loro le più pericolose), o di una donna capace di restare mezz’ora davanti a un quadro o che non sa vivere senza la musica.
Non innamorarti di una donna intensa, ludica, lucida, ribelle, irriverente.
Che non ti capiti mai di innamorarti di una donna così.
Perché quando ti innamori di una donna del genere, che rimanga con te oppure no, che ti ami o no, da una donna così, non si torna indietro.
Mai.
Martha Rivera Garrido, Santo Domingo 1960

La Verità è tutto ciò che abbiamo sognato, ciò che abbiamo vissuto, ciò che abbiamo inventato, tutto quello che fa parte della nostra memoria.
Daniele Finzi Pasca

Wednesday, December 3, 2014

Chloe II

Sonsuz gülleri buldum,
Şimdi evin içi güllerle dolu.
Bu da oldu.
İnsanların neden evlerinde, bahçelerinde çiçek beslediğini de buldum.

...
Ölüp gitmek istemem
Hâlâ bilmiyorsam eğer
Gökyüzündeki ay
Bozuk paraya benzer aldatıcı görüntüsü altında
Saklıyor mu biraz sivri bir yer
Güneş meğer soğuk mu
Dört mevsim gerçekten sadece dört tane mi
...
Ölmek istemem
İcat edilmeden
Ölümsüz güller
İki saatlik gün
Dağdaki deniz
Denizdeki dağ
Acının sonu



Tuesday, December 2, 2014

Gün

Bu hafta uyuyamayanlarda
Bir Aralık günü
ve karanfiller, lavantalar, nergisler var.
Kasım gibi,
Alışamadım Aralık'a daha.
Uyuyamayanlarda, zaman var, tüm ağırlığı ile.
Beni rahatsız ettiği için, onu durdurdum,
Kum saatime bakıyorum,
Bu hafta,
Bir Aralık günü.
ve
elbette
dondurmalar, parklara gitmeler, uçuşan perdelere bakmalar var.
Ne arıyorsun?

Monday, December 1, 2014

Aralık geldi ve ben,
Ara ara çok üzgünüm.
Kederliyim aklıma geldikçe, duydukça, gördükçe.

Saturday, November 29, 2014

Brahms'ı nerede görsem tanırım.
Brahms, Chopin, Schubert gibi
Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık gibi...
Biliyordum, o kim.
Bir ressam, bir orkestra şefi...
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.*

Tuesday, November 25, 2014

This tale is true, and mine. It tells
How the sea took me, swept me back
And forth in sorrow and fear and pain,
Showed me suffering in a hundred ships,
In a thousand ports, and in me. It tells
Of smashing surf when I sweated in the cold
Of an anxious watch, perched in the bow
As it dashed under cliffs. My feet were cast
In icy... bands, bound with frost,
With frozen chains, and hardship groaned
Around my heart. Hunger tore
At my sea-weary soul. No man sheltered
On the quiet fairness of earth can feel
How wretched I was, drifting through winter
On an ice-cold sea, whirled in sorrow,
Alone in a world blown clear of love,
Hung with icicles. The hailstorms flew.
The only sound was the roaring sea,
The freezing waves. The song of the swan
Might serve for pleasure, the cry of the sea-fowl,
The death-noise of birds instead of laughter,
The mewing of gulls instead of mead.
Storms beat on the rocky cliffs and were echoed
By ice-feathered terns and the eagles screams;
No kinsman could offer comfort there,
To a soul left drowning in desolation.
And who could believe, knowing but
The passion of cities, swelled proud with wine
And no taste of misfortune, how often, how wearily,
I put myself back on the paths of the sea,
Night would blacken; it would snow from the north;
Frost bound the earth and hail would fall,
The coldest seeds. And how my heart
Would begin to beat, knowing once more
The salt waves tossing and the towering sea!
The time for journeys would come and my soul
Called me eagerly out, sent me over
The horizon, seeking foreigners' homes.

But there isn't a man on earth so proud,
So born in greatness, so bold with his youth,
Grown so grave, or so graced by God,
That he feels no fear as the sails unfurl,
Wondering what Fate has willed and will do.
No harps ring in his heart, no rewards,
No passion for women, no worldly pleasures,
Nothing, only the oceans heave;
But longing wraps itself around him.
Orchards blossom, the towns bloom,
Fields grow lovely as the world springs fresh,
And all these admonish that willing mind
Leaping to journeys, always set
In thoughts traveling on a quickening tide
So summer's sentinel, the cuckoo, sings
In his murmuring voice, and our hearts mourn
As he urges. Who could understand,
In ignorant ease, what we others suffer
As the path of exile stretch endlessly on?
And yet my heart wanders away,
My soul roams with the sea, the whales'
Home, wandering to the wildest corners
Of the world, returning ravenous with desire,
Flying solitary, screaming, exciting me
To the open ocean, breaking oaths
On the curve of a wave.                                          

Questo racconto è vero, e mio. Parla di 
come il mare mi ha preso, portato avanti e indietro 
e riempito di tristezza, paura e dolore, 
mostrandomi le sofferenze in un centinaio di navi, 
in migliaia di porti, ed in me. Parla 
della schiuma agitata quando sudavo nel freddo 
di una vista ansiosa, appollaiato sulla prua, 
mentre si infrangeva sotto le scogliere. I miei piedi erano avvolti 
in bende di ghiaccio, congelati 
con catene gelide, e gemevo di stenti 
intorno al mio cuore affamato 
e alla mia anima stanca del mare. Nessun uomo protetto 
dalla quieta bellezza della terra può sentire 
quanto io fossi infelice, andando alla deriva attraverso il vento 
su un mare gelido, avvolto nel dispiacere 
da solo in un mondo privato dell'amore, 
avvolto in ghiaccioli. Le tempeste volavano. 
L'unico suono era quello del mare che ruggiva, 
delle onde congelanti. La canzone del cigno 
può dare piacere, il pianto del mare in tempesta, 
il rumore assordante degli uccelli al posto delle risate, 
il gracchiare dei gabbiani al posto dell'idromele. 
La tempesta batte sulle scogliere rocciose e dove echeggiarono 
i versi delle fregate e le urla delle aquile; 
Nessun cavaliere può offrire comodità qui, 
a un anima lasciata affogare in solitudine. 

E chi poteva credere, conoscendo 
la passione delle città, inorgoglite dal vino, 
e senza aver mai assaggiato la sfortuna, quanto spesso, e quanto male mi fece, 
mettere me stesso di nuovo sul sentiero del mare. 
Le notti erano solite annerirsi; avrebbe nevicato al nord; 
avvolta dal freddo della terra sarebbe caduta, 
i più freddi semi del cielo. E come il mio cuore 
avrebbe iniziato a battere, conoscendo ancora una volta 
le salate onde che si agitavano e il mare in tempesta! 
Il tempo per i viaggi sarebbe venuto ancora e la mia anima 
mi avrebbe chiamato ardentemente, spedendomi 
all'orizzonte, cercando le case degli stranieri. 

Ma non c'è un uomo sulla terra così coraggioso, 
così grande, così forte nella sua giovinezza, 
cresciuto così potentemente, o graziato da Dio, 
da non provare paura navigando ancora il mare, 
chiedendosi cosa il fato ha voluto e vuole che faccia. 
Nessun'arpa suona nel suo cuore, nessuna ricompensa, 
nessuna passione di una donna, nessuna dolce parola, 
niente, solo le onde dell'oceano; 
Ma lunghi abiti lo avvolgono, 
frutteti in fiore, e città fiorenti, 
i terreni crescono amorevolmente grazie alla freschezza della novella primavera, 
e tutti questi ammonimenti, che una mente disposta 
salterebbe in un viaggio, sempre pronta 
in un viaggio pensato su un'ondata accelerata. 
Quindi una sentinella estiva, il cuculo, canta 
con la sua voce armoniosa, e i nostri cuori piangono 
sollecitati da lui. Chi potrebbe capire, 
nella sua ignorante comodità, cosa noi altri soffriamo 
quando i sentieri di uno stretto viaggio senza fine vengono presi? 
E già il mio cuore scappa via, 
la mia anima erra con il mare, casa 
delle balene, allontanatasi negli angoli più lontani 
del mondo, ritornando avida e desiderosa, 
volando solitaria, urlando, eccitandomi 
all'oceano aperto, rompendo promesse 
nella curva di un'onda.

Monday, November 24, 2014

Saatlik IV

Sonunda sessizlik...
Birkaç haftadır matkap sesine uyanmaktan lanetler okuyorum.
Bazen Milano, İtalya'da olduğunu unutturuyor insana, matkaptan değil, başka şeylerden dolayı...
Bazen üzüyor bu yüzden, üzüyor.
Sicilya'dan gelme Arap ahçıları olan bir restauranttan pizzamı alıp eve geldim, sessizlik bütün caddedeydi, bütün binaların yüzünde, arabaların geçişleri, insanların azalışındaydı. Arap ahçı iki kere seslendi: 'signoraa signoraa pizzaa pizzaa!' Belki de üç kere seslendi, ben bana birkaç kez seslendiğini, sesini sonra duyduğumda anladım. Mutfaktaki çelik tavalara dalmıştım, onların dizilişine, aralarından çıkan buhara ve aynı anda da aklımdan Milano geçiyordu, sonra buhar yayıldıkça İtalya'yı düşünmeye başladım. Ahçının bana seslendiğini fark ettiğimde, artık düşünmeyi bırakmıştım. Askıya asmıştım, elime not almıştım, deftere yazmıştım...hatırlamam gerektiğini unutmadım.
Pizza yemeyeli uzun zaman oldu.
Uyku yiyorum daha çok.
Kareleri düz yazı veya şiir ile, daha çok düz yazı ile anlatmak benim işim, mi?
Pizza yendi.
Özlediğimi pizzaya da söyledim. Sonra durdum.
Durup hayatıma giren insanları düşündüm, birçoğunun yüzü film şeridi gibi geçti, dizildi. Bu da klişe ya, hemen ölecek miyim diye düşündüm. Film şeridi gibi dizilmenin algısı böyle verilmiş.
Pizza ile de şarap çok güzel oluyor. Şarabın rengine daldım. Bordosuna. Hala düşünüyordum, hala birçoğu gözümün önünde, önümdeydiler.
Öğretmenler günü içinde, bu akşam hayatıma giren öğretmenleri düşünüyorum. Bugün birçoğunun sesini duymak-sanal ortamda mesajlaşarak-iyi geldi. Bunu her öğretmenler gününde hissediyorum. Sanki bulut üzerinde uzanmak gibi. Onların sesini duyduğumda, iyi ki hayatıma girmişler diyorum. Onlara olan sevgimi düşünüyorum, sevgimi hissediyorum.
Silüetleri beliriyor karşımda.
Hemen ardından bir düşünce geliyor oturuyor yanıma;
Onları birgün unutacağım.
Hemen ardından bir düşünce daha kıvrılıyor onun yanına:
Onları birgün unutacağımı, şimdi düşünüyor, düşünmüş olmak acı veriyor.
Öyle ya, acı da buraya ait. Acıması için zaten acı duyuyorum.
Onları hiç unutmayacağımı biliyorum ama, unutacağım gün acının da olmayacağını biliyorum. Unutacağım gün, onları hiç unutmayacağımı da unutacağım.
Bir ürperti geliyor sonra,
Özlerim diyorum,
Onları unutursam özlerim.
Unutmak, uzaklaşmak oluyor. Anlam değişiyor. Anlam iç içe geçiyor, onları özlüyorsam onlardan uzağım, uzaklaşmışım.
Öyle ya, özlem de buraya ait.Unuttuğum zaman özlem de duymayacağım.
İşte bunları düşünmüş oluyorum bir bordonun tik takında. Sonra, bardaklar kalkarken, tenime değmiş oluyorum. Bu ten, bana gerçek diye inandırılmış.Gerçekten de, dokunuyorum ve canlı, kan akıyor, hareket ediyor, damarların gidşi gelişi...
Bir 'ara'da git-geller.


Friday, November 21, 2014

Pathetique

Aklımda Milano var.
Kasım'ı da, yavaş yavaş Eylül ve Ekim kadar sevmeye başladım.

Kasım'ın keskin soğuğunu seviyorum,
Kasım'ın Aralık'a yer açışını, onu bekleyişini seviyorum.

Sonra...
Aralık.
Aralık kırmızısı,
Kasım'dan ayrılmış biraz üzgün.
Aralık, neşeli, kırmızı ve
Her şehirde aynı anda aynı ayda başlayan şu hazırlık...
Aralık'ın su küreleri...

Kasım daha bir başka.
Keskin.

Wednesday, November 19, 2014

L'abbandono

Bugün güzel bir Kasım günü,
Bir şey olmadı,
Sadece güzel.
İnsanın sadece güzelliği düşünmesi zor, güzellik nedir, bugün nasıl geliyor bulması zor..birçok şeyden sıyrılıp güzel i düşünmesi zor.
Anlam yükleyişleri, düşünceleri içinde güzellik nedir i çıkartması zor.
İşte bugün diyorum, bugün güzel.
Bugün dondurma günü,
Hava orta şeker soğuk,
Bugün Milan'ı olabileceğim her yere taşımak düşüncesi var,
Milan'ı taşımak var aklımda,
Bir gün, taşımak.
Taşımak?
Nedenini nasılını düşünmek var.
Bugün Milan ile olan bu bağın fark edişi var.
Bir gün ben bir yere giderim ve sen benimle gelmezsen,
Bir gün ben İtalya'daki başka bir yere gidecek olursam ve yine de sen benimle gelmezsen
Seni özlerim dedim ona.
Bugün.
Kasım.

Şimdi her şey değişmişse,
Ben öğlenlere pomeriggio diyorsam,
İstanbul'u özlemeyi seçmişsem çoktan,
Nereye dönülür?
Neden dönmekten bahsederler, 
Neden ne zaman döneceğimi veya dönecek miyim i sorarlar?

Şu Kız Kulesinin arkasından çıkan camiiler, güneşin bimlemkaçıncı kez batışı, Kadıköy-Beşiktaş vapurunun bimlemkaçıncı kez gidişi, gelişi...
Galata Kulesi'nin önündeki mavilik, arkasındaki çarpıklık, grilik, kahverengilik; sağında solundaki çok renklilik...
Özlem var yine ve bu özlem üzerine düşülünenler var...
İstanbul'u özlemeyi seçmek ve aslında bunun İstanbul'u özlemekle başlayışı, buna alışmak, ya gerçekten özlemeyi seçmiş olmak ya da alışkanlığın getirisi ile kabullenmiş olmak...

Devam edeceğim dedi.

Monday, November 17, 2014

Aykız

Bir kadın tanıyorum, ağlıyor,
Ağlamamak için yazıp çizerken ağlıyor,
Harfi yazıyor,
Ağlamış oluyor.

Mütemadiyen o denizi, o maviyi arıyor
Bazen bir dağ arıyor,
Karşısında saatlerce oturacak, uyuyacak.
Susuyor.

Bir kadın tanıyorum, bazen ağlayamıyor.
Bir gün buzdolabını açıyor,gardorobundan bir kazağa uzanıyor,
Kahveyi bekliyor, yemek hazırlıyor
Ağlamış oluyor.

Bir çocuk tanıyorum, yalnız büyümüş ve
Büyüyen.
Çocukluğunu, çocuk oluşunu anlatamıyor.
Haksızlık diyor, yalnız büyüyorum diyor ve hiç kabullenmiyor.

Kırgınlığını, kızgınlığını
Çocuk oluşunu, büyümekte oluşunu
Hala on yaşında oluşunu, çocukluğunun zamanının on yaşında durduğunu;
Bir anneyi, bir babayı ve bir aileyi,
Annenin ellerini, babanın gülüşünü;
Babanın yorgun uzanışı, annenin sesini,
O evin ışığını, ışığın, seslerin, nefeslerin evi ev yapışını;
Babanın yokluğunu, annenin oluşunu,
Annenin yokluğunu, babanın olmaya çalışını, olamayışını, olmadığını
Yalnızlığını
Anlatamıyor.

Bir tek o deniz anlıyor,
O mavi dinliyor,
Onunla uyuyor,
Onunla düşünüyor.
Sakinleşiyor.

Kırgınlık ve kızgınlık bir mavi oluyor,
Yalnızlık hep onunla kalıyor,
Zaman oyun oynuyor, birliktelikleri ona farklı gösteriyor;
Yalnız kalmayacağını gösterir gibi ilerliyor,
Zaman ilerliyor,
Bir havaalanında yalnızlık geri geliyor.
Bir gösteri olduğunu, bir görüntü olduğunu anlıyor.

Bazı sabahlar,
Anne telefonu almak istiyor,
Bütün sabahlar
Baba telefonu almak istiyor.
Bütün geri kalan günler,
Babayla olmak istiyor, babayla olmak istemekten korkuyor.
Babanın elleri, gözleri, sesi bir gün,
Anneyi ziyaret ettiği yerde olacak diye bundan korkup kaçıyor.
Çocuk geliyor, çocuk hep oluyor.
Yalnızlığı onu üzüyor, kaçmak istemiyor
Geri dönüyor,
Baba,
Bir görüntü içinde
Onu ziyaret edeceğini söylüyor.
Baba, on yaşındaki çocuklarıyla geziyor,
Baba, on yaşındaki çocuklarıyla oluyor;
Elleri, sesi, uzanışı; gülüşü, susuşu, öğretişleri...ile
Baba kardeşlerini hiç yalnız bırakmıyor, onları yalnız büyütmüyor
Babayla büyümek neydi, nedir tekrar soruyor,
Düşüncesinde bir yere geliyor,
Ağlamaya başlıyor.

Kızgınlık geri geliyor,
Öfke oluyor,
Kıskançlık oluşuyor,
Kırgınlık daha kırılacak bir yer var ise, orayı arıyor
Buluyor ve hem orayı hem de daha önce kırdığı yerleri
Kırıyor.
Tam o an da, o denize koşup,
Onun tam karşısına oturup,
Vapur ve martı sesi arasında
Uyuya kalmak, düşüncelerini bırakmak istiyor.
O denizin onun olduğu yere hiçbir zaman gelmeyeceğini biliyor,
Onu ziyaret etmeyeceğini biliyor.
O o denizden biri, o deniz ondan bir mavi.
Onu, adım attığı her yere taşıdığını biliyor.
Onunlayken bile onu taşıdığını biliyor.
Bunun bir bilinç, bir erdem, bir emek, bir işlenmiş olgu olduğunu biliyor.
O şehirde doğuşunun armağanı.

Ağlıyor.
Susuyor.
Geçiyor.Zaman.
Deniz, zamanı bekliyor.
Kırgınlık bekliyor, kalıyor.
Kızgınlık susuyor, diniyor, işleniyor.
Hayalgücüyle büyümüş oluyor. Bunu bırakmıyor. Bu işleniyor.
Büyümeye devam ediyor. Yalnız.
Yalnızlık hayal edilemiyor.

Wednesday, November 12, 2014

Caferzade

 Bugün mutsuzluk terazimle tartacaklaklarım var, koyacağım bazı şeyleri ne ağır çekiyor anlamak istiyorum, bilmek istiyorum ama,
ben, ben insanı, koyamıyor açlığını teraziye; İstanbul'u,
kutularda, yazılarda, akılda, varlıkta biriken anları; şefkati, aileyi, sevgiliyi  koyamıyor.
Ya yanlış şey tartıyor ya boşluğu ağır çekiyor sanıyor.
Ya da yanlış diye bir şey olmuyor.


I fell into the ocean
When you became my wife
I risked it all aganist the sea
To have a better life
Marie you're the wild blue sky
And men do foolish things
You turn kings into beggars
And beggars into kings
Pretend that you owe me nothing
And all the world is green
We can bring back the old days again
And all the world is green
The fase forgives the mirror
The worm forgives the plow
The questions begs the answer
Can you forgive me somehow
Maybe when our story's over
We'll go where it's always spring
The band is playing our song again
And all the world is green
Pretend that you owe me nothing
And all the world is green
We can bring back the old days again
And all the world is green
The moon is yellow silver
Oh the things that summer brings
It's a love you'd kill for
And all the world is green
He is balancing a diamond
On a blade of grass
The dew will settle on our graves
When all the world is green

Thursday, November 6, 2014

Ah İstanbul dedim
Sonra da dudaklarımı büzüştürdüm,
Ellerimin tersiyle gözlerimi sildim.
Bu özlemi anlayamadığım bir akşamdayım.

İnsan İstanbul'u özleyince İstanbul'a gitmeli.

Yağmurlu günlerde özlediğim üç şehir;
İsranbul, Londra, Milan






Wednesday, November 5, 2014

Opus

Sana söz veriyorum Chloe,
Bundan sonra yalnız kalmayacaksın.

Kış Bahçesi*

Sait Faik'i öyle seviyorum ki,
Sanki bir kış bahçesi olsa ve bu bahçe,
Kınalı'da, Heybeli'de, Burgazada'da olsa
Sanki o oturup düşünecek.



Ali'nin Koçosu, Özcan Yurdalan
 Tres Americas'dan , Ali Arif Ersen
Masallar'dan, Ali Arif Ersen
Ali Arif Ersen 






Thursday, October 30, 2014

La Compassione

Çorba, sadece şefkattir. Boğazımız kaşınmaya başladığında, nezle olduğumuzda dondurma da yiyebiliriz. Ama dondurma, hasta olup yatarken annemiz tarafından bize getirilmemiştir tarih boyunca. Çorba, bizi iyi eder, yani buna inandırılırız. Şefkat da böyle bir şey.
Halbuki bilim adamları, doktorlar, eczacılar...boğazımız ağrıdığında, kaşındığında, nezle olduğumuzda dondurma yemenin, soğuk bir şeyler yeme veya içmenin durumu daha kötüleştirmediğini savunuyorlar.
Yani, şefkatin bilimsel, maddesel bir açıklaması yok(muş).
Vücudumun kendini iyileştirme yöntemi, farkında olmadan terlemeye inanışım babamı hatırlattı bana ve akabinde, ona benzeyişimi fark ettim. Kendi kendime büyüyüşümde, genetik gelen olgular, fark edişler...
Kasım nezlesinde fark edilenler...
Kasım da fena bir ay değildir.
Orta şeker.

Wednesday, October 29, 2014

'Il Sé è il più grande segreto del mondo; credo nel mio Sé Interiore,
 nella sua forma eterna e indistruttibile.'

Magnesia

Aslında şarkılara avaz avaz eşlik edip, mesela The Clash'e denk gelmişsem, kendimi Londra'da bir underground mekanda eğleniyorken hayal edebiliyorsam ve gerçekten az buçuk da orada olabiliyorsam, mutluyum.
Beni mutlulukla izleyen adamın bakışlarından fark ettim bunu. Baktım ki, gerçekten de avaz avaz şarkı söylüyorum, on altı yaşım, on yedi yaşım...
Beni mutlulukla izleyen adam, beni izlediği için mutlu değildi. O hep mutlu olduğuna inanmıştı ama, nine ve dedesinden bahsederken gözleri doluyordu ve işinden bahsederken sinirleniyordu. Bunun gibi duygularını gizlemeyi seçtiğinden, mutlu olduğuna inanıyordu. Aslında benim gibi mutluydu. Yani, mutlu ama gündelik hayatın kahve yapışlarında, yemek pişirmelerinde, yazıp çizmelerinde, düşünmelerde unutulan, gizlenen mutluluk kadar.
O an gizleyecek bir şey kalmadı, ikimiz içinde. Gündelik hayatın içinde bazen böyle enstantaneler yakalabiliyor.
Nadir.
Naif.
Ama yine de bu aşka dair bir yazı değil.
Bu bencilce bir düzyazı.





Monday, October 27, 2014

Circeo II

Hangisi açlıktı?
Muhtaçlık mı, kalmak mı?
Buna alışmış olmak mı, bundan artık korkuyor olmak mı?
ve aynı kavramın, bir sürü sorusu.


'Ecco. Ci sono momenti come questo in cui riesco a sentirmi felice, non so bene perché… ma vedere Davide insieme ai nostri amici mi fa sentire al sicuro… so cosa dicono, cosa pensano e anche se sono sempre le stesse cose mi va bene così…non voglio sorprese, novità, colpi di scena… voglio che tutto rimanga come è adesso… per sempre… anche se so che per sempre non esiste.'

Wednesday, October 22, 2014

Prossimità

İ gabbiani volano alla prossimità del mare.

Monday, October 20, 2014

Ara

Ehliyetimi alıp, kendi gemimi sandalımı yapacağım ve adına Ara koyacağım zaman:

[...] trifon için ne yaşayan insanlar, ne çiçekler, ne akarsular, ne mavi gözlü arkadaşlar bir mana ifade ederdi. yalnız bu önüne, gözlerinin içine serilen ve üzerine arka üstü yattığı zaman büyük güverteleri, boş yelkenlileri, güneşin içinde madenleri ve boyaları uçan vapurları düşünebildiği deniz ona, ciğerlerine çektiği havanın kıymetini, açıkçası yaşamanın zevkini ve lezzetini verirdi. ondan ötesi boş, ıssız manasızdı. toprak, kendisine yelkenlerini yapmak için kereste, çekiç ve keser verdiği için biraz bir şeye benzerdi. trifon toprağı sevmez; ona hürmet ederdi. çünkü birçok sevdikleri orada, onun altında, aklın durduğu bir yerde yaşıyorlardı. fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısı ile dönüp dolaşan insanlar ne tuhaf mahluklardı. ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı. bu mektebe giden ufak çocuklar, denizin karşısında mektebi unutup bir gün, bir gece düşünceli kalamazdı. dersler deniz kadar güzel; deniz kadar öğretici miydi acaba? trifon denize girmeyenlerle arkadaşlık bile etmek istemezdi. trifon denizi göremediği zaman, elinde keser, mütemadiyen küçük yelkenliler, garip kayıklar yapardı. o, her gün bir gemi yapar, her gün bir gemiyi söker, bir yenisine başlardı. adanın sahilinden gelip geçen vapurlara bakar, acaba başka denizler de bu öne serilen gibi midir diye düşünürdü. onun bir gemisi olsaydı, kocaman bir gemisi olsaydı, vinçli bir gemisi olsaydı... hiçbir şehirde üç saatten fazla kalmadan, büyük şehirlerin gece ışıklarını, dört mil mesefaden son hızla geçip giderken seyretmek... hiçbir şehirde beş saat kalmadan şehirden şehire, denizlerden denizlere, insanlardan insanlara, yurtlardan yurtlara...



Wednesday, October 15, 2014

Dans

Çok iyi bildiğin ve farkında olduğun bir şeyi, 
bilmek ve farkında olmak için daha ne kadar tekrarlayacaksın?
Ömür başka, hayat başka,
Hayat ömrünle ne ettiğindir.*


Sunday, October 12, 2014

Chloe

Bir şeyi fark ettim, katlanması zor bir şeyi ve
Bunu fark etmiş olmak da, kendisi kadar acı veriyor.

 Benimle yaşayan mavi olmaya alışıyor; gülüşte, susuşta, duruşta mavi olmak.
Her zaman özgür olmak ama,
Mavi özgürlüğün rengi değildir, havanın, denizin, suyun rengi değildir, sadece benim ve benim kadar sevenlerin boyadığı bir renktir.
Alışıyor; düzenli, özenli, saplantılı mavi kıyafetlerime, mavi defterlerime, mavi fularlarıma...babam hala Kabataş'ı, Gümüşsuyu'nu, Emirgan'ı; Karaköy'ü, Çukurcuma'yı, Galata'yı neden sevdiğimi bilmezken. Alışıyoruz, hayaller arasından sıyrılıp gerçeğe bir nebze katılmaya, öyle ya bazen çok ciddiye dahi almaya.

 Şu mavi, şu karman çormanlık gözümde tütüyor. Tütüyor ve İstanbul'u düşündüğüm zaman, bana ait olan şeyler buluyorum; caddeler, kafeler, fotoğraf kareleri; anılar, kabristan, deniz...tüm bunlar ve niceleri bana ait, peki bunlar her zaman yerli yerinde olacaklar mı? Her zaman bana ait kalacaklar mı? Her zaman benim olacaklar mı yoksa bir anıya mı dönüşecekler? Böyle düşünmeye başladığımda da İstanbul'u düşünmeyi bırakıyorum, onu, bana ait parçalarıyla alıp hemen saklıyorum. Artık anılarım olsun istemiyorum.

 Anılarım olsun istemiyorum artık, oysa benim için değerlidir anılar, onları saklamalar; yazıda, kutularda, objelerde, hikayeler ve fotoğraflarda.
Artık istemiyor oluşum bile beni üzmeye yetti, bu isteksizliğe çok üzüldüm. Geçer mi üzüntüm? Tekrar ister miyim anılarım olsun?
Anlar sadece an olduklarında, anı olamıyorlar, onlar anlar, bir uzama yayılmıyorlar, hızlılar, tek bir kareden oluşuyorlar ama anılar gibi tek başına veya birlikteliklerle yaşanabiliyorlar. Bazı anlarımı, tek başıma ve de birlikteliklerle, yirmidört yaşıma taşıdım. Bunu bilinçli de yaptığım oldu ama şu isteksizliğe kadar, fark etmedim, anıların bir yerden sonra bırakılabileceğini. Önce isteksizliğim geldi, sonra sorgularım, sorguladığımda bilinçli olarak artık, anıları zamana yaymak istemediğimi görmek beni üzdü. Belki üzmeye de devam eder, belki de isteğim geri gelir, bilinçli ve bilinçsiz dengesi içinde. Ben anı da yaşayan ama bu anları anılara dönüştürmeyi seçen, seven bir insanım. Kişiliğimin bir parçası, biraz da genetik. Anların sadece yaşanıp bitmesinde, beni rahatsız eden , burada eksik bulduğum bir şey var. Ben anları yaşayıp, onları, yazılarda, kutularda, karelerde, objelerde saklamayı, onları kendi yaşlarım kadar yaşatmayı seviyor, tercih ediyorum. Şimdi hangisi daha acı verir bunu sorguladığım bir yerdeyim.
Üzüntümü hafifletmek için, italyanlar kadar dondurma yemeğe başladım böylece. Dondurmaya düşkünlüğüm yok ama haftanın çoğu günü dondurma alıp, sokaklarda yürüyor, ağaçları izliyor,  her gün yaprakların renk değişimini not alıyor, evlerin uçuşan perdelerine bakıyorum.
İsterim geçmek isterim az az yaşamakla bir şeyleri. Mavi bir zamandan kalmayı, mavi bir zamanı bilmeyi*

 Bazı günler, bir yönetmenin bir karesinde oyuncudan isteyebileceği bir duygu ve surat ile uyanıyorum. Böyle sabahlarda, ağlayarak uyanıyorum. Önce biraz ağlıyorum, sonra ağladığımı fark ediyor, bu kareye tavandan bakıyorum, komiğe gidiyor bazen, bazen de ağırıma gidiyor, nevresime gözümün yaşını silip, yeni güne kalkıyorum. Bir takım özlü sözler söylüyorum bazen bu yeni güne böyle sabahlarda, bazen susuyorum sadece yüzümü yıkıyor vücudumu esnetiyorum, bazen hemen kahvemi hazırlıyorum. Camdan bakmayı unutuyorum çoğu sabah. Unutuyorum işte.

 İtalya'ya uzun İstanbul ziyaretlerimden sonra, yük fazlası valizlerle dönüyorum, içinde bir sürü kitap. Babam her seferinde soruyor: ' ne var bu valizin içinde bu kadar ?' Her seferinde aynı yanıtı veriyorum: ' kitap.' Babam her seferinde devam ediyor: ' Neden götürüyorsun hepsini, birazını bırak?' Yanıtlıyorum:' Bırakamam.' Her seferinde, babam kaşlarını çatıyor, her seferinde havaalanlarında nasıl taşıyacağımı merak ediyor ama bir seferlik dahi olsa, bilmiyor ne okuyorum, neden okuyorum, neden bırakamıyorum birini? Bunları, bir seferlik bile bilmiyor. Babam beni tanımıyor ve tanımak istemeyip, ben nasıl olsa gideceğim diyor.
Benim korkularımı bilmiyor, çok korktuklarımı bilmeden, bana böyle şeyler söylüyor. Milan'a indiğim zaman, havaalanında çok yoruluyorum bu yüzden. Çok  yorgun oluyorum.

 Şiir. Şiirler çoğu uğraşıma, esin kaynağı oluyorlar. Avuç içi dostları, hangi şairleri sevdiğimi az çok biliyorlar. Benim dışımda ama çok bilen olmuyor, hangi dizeler, hangi şiirler, hangi şairler benim için bir inci tanesi. Şiir okuyorum, gülüyorum, ağlıyorum. Babam, hangi şiirleri, hangi şairleri, hangi dizileri sevdiğimi az çok bile bilmiyor.
...bir kaçak değilimse, bir kırgın hiç değilimse, kızgın mavi bir mührün borcuyum.**

 2002 yılında, annemle Beyoğlu'na gitmiştik. O, Beyoğlu'nda çalışıyordu ve benim henüz tanışmadığım Gölge Kafe'nin hemen önündeki binanın içindeydi iş yeri. Sanki kader denilen ,kavramsa,kavrama inansam, diyeceğim ki Gölge daha o zamandan bana verilmiş bir an. Onunla işe gittiğim olurdu. Okulum yok muydu, neden giderdim, şimdi hatırlamıyorum. Oysa okulum vardı, okuldan geldiğim zamanlarda, evde yalnız kalmayı tercih ederdim, kuzenlerimin ve teyzelerimin her gün aramalarına ve onlarda kalmamı rica etmelerine rağmen. Fıççın'la da bu zamanlarda tanıştım ya. Kader e bir daha inansam, Fıççın'ın da ta o zamandan bana verilmiş bir an olduğunu kabul edeceğim. Öyle ya Fıççın'ı da Gölge'yi de bugünlere kadar getirdim, yalnız.
Barcelona'da vardı ya. Annemin öğle tatili arasında, yemek yenilen, üzerine pasta yenilen başka bir yer. Bugünlerden birinde, 2002 yılında, annem bana Beyoğlu'ndan bir kitap aldı: Richard Bach'ın Martı Jonathan Livingston kitabı. Bu kitabı çoğu kez okudum. Bugün şiiri sevdiğim kadar, büyük bir sevgiyle bağlandım o kitaba. Annem, kendi el yazısıyla bu kitabın içine not düşmüştü: ' Beyoğlu, 2002.'' Bu kitap benim için çok değerli bir kitap, annemle anısı olduğundan değil sadece, bu kitaba bağımlıyım, bağlıyım sanki. Öyle bir hissiyat. Sanki Richard Bach, benim doğduğum andan itibaren martı olmak istediğimi anlamış ve yazmış, sanki bana ithafen, benden. Yıllar sonra ben bu kitabı, Milan'a taşıdım. Milan'da aynı kitabın ingilizcesi ve italyancası kütüphanede yerini aldı, italyanca olanın içine italyanca, ingilizce olanın içine ingilizce not düşüldü: 'Bu kitabı bana annem, 2002 yılında Beyoğlu'nda aldı. Bugün ben bunu Milan'dan, via Hoepli'deki kitapçı Hoepli'den aldım. Ekim 2014. Yeşeren Güven.''
Babam benim Martı'yı çok sevdiğimi bilmiyor, benim martı olmak istediğimi hiç bilmiyor.

 Beni, benden başkası mutsuz etmiyor. Mutluluk için de orta şeker aynı oran geçerli.
İşte mavi diye buna diyoruz. Massimo Sabet'in de yazdığı gibi, 'deniz mavi değildir.' Yani mavi boyanan bir renktir, oluşan. Olan bir şey değildir. Ama mavidir işte.
...eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen...***

*Gökanlam XI Edip Cansever 
**Gökanlam XII Edip Cansever 
***Eylül'ün sesiyle Edip Cansever 

 Devam edeceğim, dedi.

Thursday, October 9, 2014

Bir yerlerimde
Yoğun bir mavi
Klarnet sesi
Martılarla dolu olduğumu biliyorum.

Wednesday, October 8, 2014

Bugün bir şeyden, birinden daha vazgeçtim.
Sonra,
Hava kapalıydı,
Avuç içi dostlarına kalpler yolladım.
Yoruldum, kolay değil 'vazgeçiş'
Daha da kalır yorgunluğu,
Sonra,
Hava bir daha kapanır,
Geçer belki o zaman.

Nil

Nil kadar ağlasam, bunlar geçer mi?
Çocukluğumda elde etmediğim şeylere kavuşur muyum?
Çocukluğumda bana verilen şeylere tekrar kavuşur muyum?
Kime kavuşurum?
Nil kadar ağlayabildiğim gün, mutluluk gelir mi?
Benimle kalır mı?

Tuesday, October 7, 2014

Adamların la giornata nazionale delle famiglie al museo su var, biz de patatesçi pırlantacı var. Daha güzel elbette. Aç ayı oynamaz, pırlantaya aç insan da , müzeyi ne yapsın ayol.

Sunday, October 5, 2014

Alla Ricerca Del Tempo Perduto*

 Bayram sabahlarına uyanmak istemiyorum. Sanki aradığımı bulamıyorum, tuhaf bir acı hissediyorum. Aynı zamanda da, değişik bir mutluluk hissi içinde oluyorum, adı özgürlük, olabilir. Bir şehri, sadece o şehri düşünüyorum ve hemen oraya gitmek istiyorum. Halbuki bir şehir, bu aranan şeyi, şefkati, nasıl karşılayabilir? Karşılayabileceğini hissediyorum ama yine de, gidemiyorum.
 Düşünüyorum Kabataş'ı, Gümüşsuyu'nu, Beyoğlu'nu; Emirgan'ı, Çukurcuma'yı, Karaköy'ü...ve onlarla beraber olduğum zamanlarda, geçtiğim yerlerini. O geçtiğim yerlerde, durduğumu, oturduğumu, orada olup, orada bu şeyi aradığımı düşününce, huzurlu oluyorum, sakinleşiyorum. Sanki beni bir şeyden kurtarıyorlar. Bazen, bazı şeyler ve bazı insanlar için oh iyi ki varlar diyorum, iyi ki onlar var, yani en azından onlar var. Bunu kendime söylememin sebebi, huzursuzlukla kaplı olduğum günlerde, onların beni kurtaracağını biliyor olmam, kendi kendime telkin, kendi sırtımı kendim sıvazlamam. Aslında bu çaresizliğin, ümitsizliğin, huzursuzluğun çözümü çok basit.
Hakla ilgili alıp veremediklerim var; haksızlıklar ben küçükken başladı, herkesin dünyaya gelişi gibi, ama ondan bir parça farklı, o parçada benim hayatım oluşundan kaynaklı.
Yazamıyorum.

Devam edeceğim dedi.


Thursday, October 2, 2014

Pasticceria II

Resmen unutmuşum, halbuki nasıl da yerdim pastalarının üzerindeki, bu logonun olduğu şekerlemeyi.
Geçen motta deyince, aklıma geldi, buraya da noel geliyor yavaştan yavaştan ve burada da motta var. Motta'nın pandoro*ları.
*Pandoro bir çeşit kek, italyanlar noelde tüketir, hatta ekmekten bile sayanları var, Kuzey İtalya'da buna panettone diyorlar.Bir diğer fark da, pandoronun kuru meyvesiz olmasından dolayı bu ismi alıyor.
Velhasılı, bir şey oldu hatırladım çocukluğumu.
Bugünlerde çocukluğumla ve çocukluğumun pastaneleri ile beraberim. Hatta dün, mutlu olmayı pasta yemek sanarak, iki koca dilim pasta yedim belli saat aralıklarıyla.

Tuesday, September 30, 2014

Böyle doğallığında düzensiz,
Yani böyle düzensiz doğmuş bir güzelliğe İstanbul'dan başka bir şehir sahip olamaz.
Tam da bu yüzden orient ile occident arası Konstantinopolis

https://www.youtube.com/watch?v=1EGwKUKpZxg

Sunday, September 28, 2014

Pasticceria

Hayatımın bir bölümü, pastanelerde geçti
Hiç unutmadım o pastane kağıtlarını, onlara dolanan ve makasla fırfır yapılan süslerini
Çocukken denerdim, o fırfırı yapmayı, becerirdim ve yapıp yapıp dururdum.
Hayatımın bölümlerinden biri pastaneler:
Baylan, Venüs, Motta, Kuğu; 7-8 Hasanpaşa Fırını, Lebon, Görgülü, İnci; Barcelona...ve hatırlamadığım daha niceleri...
Hele bir de tüm bunlara anne ve anneanne ile gidiliyorsa, pastane sözcük anlamını buluyordu.
Ne konuşuyorlardı ikisi, bunu hatırlamıyorum pek, kocaman pastaları iştahla yediğimi, insanları ve bulunduğum pastaneyi, mekanı gözlemlediğimi hatırlıyorum. Bir şey düşünmezdim gibi, yani tam hatırlayamıyorum bulanık biraz.
Mutluluğun, şefkatin, birlikteliğin böyle bir şey olduğu aşılanırdı işte; pasta yiyerek, pastaneye giderek, yalnız olmayarak...ama sana böyle gösterilen öğretilen şefkati, mutluluğu bir daha bu tat da bulamayacağını kimse söylemezdi, kimse göstermezdi bu pastanelerden birinde, öylece oturmuş iştahla koca dilim pasta yerken, kup griyeyi kaşık kaşık bitirirken...
Bugün, Milano da öyle bir pastane keşfettim, çocukluğumun dekorunda. Biraz pastaneyi incelidikten sonra, arkama dönüp kapıdan annemle anneannemin de girmesini istedim. Yoktular. Reçel aldım. Tüm pastalar, kurabiyeler, şekerlemeler lezzetli gözüküyordu ama ne bileyim, canım hiç istemedi.
Yani maneviyatı aradım, manevi olgular durmuyordu pastane kağıtlarının üstünde; pastane kağıtlarının üstünde özenle dizilmiş, satın alınabilen pastalar, kurabiyeler duruyordu. Canım hiç istemedi. Pastane sahipleri ile biraz konuşup, buruk çıktım, ağlayamadım da. Bir şey vardı, yutkundum. Nehir oldum yine biryerlerimde.
İnsan yutkununca da çocukluğunu yazıyor, hatırlıyor, anlatmak anmak istiyor.

Saturday, September 27, 2014

Sana laleler alan olmuyorsa,
Sana laleler alan olmuyordur.

Adonis

'Bir de sevgilim vardır, pek muteber'
2000li yılların 14üncüsünde, 
bir gün, taş evleri olan bir adada,
 bir zeytin ağacının altında, 
Şiir gibi bir sevgili, sana böyle hitap eder miydi? 

Günlerden Eylül 


Monday, September 22, 2014

Sopravvivere

Yaş yirmidörtte bir takım enerji veren vitaminler; uyumamak, hayatta kalmak, diğer ve ben de dahil tüm sıkıcı insanlar gibi işleri yoluna koymak, sabah sekizde uyanmak, günü her neyse işin o işle geçirmek ve gün içinde enerjik olabilmek, akşam normal normal onlarda uyumak için.

Yaş yirmidörtte, aç ve kimsesiz insanları görüp, aslında içten içe bana da olabilirdi insani empatisi ve kaygısıyla, fazla para harcamamak dolayısıyla yeri gelince veya gelirse sefa pezevengliği yapmak, yapabilmek.

Yaş yirmidörtte, ne çok zengin insana ne çok fakir insana, sosyal sınıf kavramlarında dolaşmadan, kendi ihtiyaç ideolojini kurmak. İnatla iphone almamak, ihtiyacım olduğunu düşünmemek ve toplum tarafından yalnızlaştırılmak ki bu çağda toplum dediğin, o mini minnacık yalnız insanlardan oluşan topluluk.

Yaş yirmidörtte, sanat yapıp ihtiyacına göre kazabileceğini düşünmek , allahın cezası umudun kendini hissetirişi, Umudun hayatta kalmayı zorlaştırması, umutsuzluğun da bilmukabele ve hırsın da azının çoğunun aynı kapıda oluşu.

Neyse...
Bugün ki konu enerji veren vitaminlerdi. Insomma, resmen hayatta kalabilmek için, gün içinde uyumamak için doktorum- parafarmacianın saçları kısacık en organik eczacısı doktoru-enerji veren, doğal bitkilerden üretilmiş tadı iğrenç bir şurup verdi. İçinde Çinlilerin şu çok sevdikleri ve sağlık sektöründe kullandıkları bitkiyi görünce, çocuk vitamini alsam olmaz mı, dedim benim organik doktora. O da saolsun, olmaz, dedi. Alt cümlesi, sen artık yirmibeşe doğru gidiyorsun, tansiyonu, nabzı, kanı ...onlar yetmez sana, vücut kafa ağır , dı.
Tamam, eczacı doktorumu çok sevdiğim ve ona güvendiğim ve onun her zaman beni iyileştirdiği için, bu iğrenç şurupsu vitamini aldım ama, bu eczacı doktorum olmasaydı, ne kullanıcağım öyle şeyler enerji için deyip uyumaya devam edecek, böylece ayları yılları götürmeye çalışacaktım. Değişen bir şey yok, yine götüreceğim ayları yılları -belki- ve uyuyarak, uyumayarak ama soru şu neden ihtiyaç duyalım böyle şeylere? Dünya böyle bir yer mi? Bu sorum hem sosyolojik, hem bilimsel hem psikolojik hem de fizyolojik bir sorudur. 
Yorulursak uyuruz. Yok, uyumamam lazım, normal normal yaşamam lazım diye, haplardır, şuruplardır, kafeinlerdir, spalara gitmelerdir vs vs...Normal olan insanın acıkınca yemek yemesi, yorulunca uyumasıdır. ama tüm insanlar böyle yapsa, hop açlık hop hiyerarji hop bürokrasi aman o şu bu nerede?
Şu kayalar, denizler nasıl hayatta kalıyor böyle dipdiri, ki onlar sürekli uyuyorlar, arada bir depremdir, tsunamidir böyle hareketler içerisindeler sadece.
Bugün yine anlamadığım şeylerleyim. Bir iki saate günlük şeyleri yapınca unuturum, normale'dönerim.
Eylül ve Aralık
En sevilen sabah görüntüleri,
Sabah uyanışları, rüzgarlı havalar, Eylül'de uçuşan perdeler, Aralık'ta açılmayan perdelerin eve doldurduğu gri ışık ve evde yanan sıcak lambalar...
İşte bunlar şiir gibi

günlerden Eylül

Sunday, September 21, 2014

Madde Mi Mana Mı III Ve 'No Manifesto'suna Giriş


  • Artık sabahları kahve içiyorum.
  • Neredeyse her gün hayatımı kurmak istediğim yeri düşünüyorum, düşlüyorum.
  • Şiir okuyorum.
  • Şiir okuyup ağlıyorum, şiir okuyup tiyatro oyunları, film ve fotoğraf kareleri düşlüyorum.
  • Paris'i ve Londra'yı düşünüyorum.
  • Londra'yı ekseriyetle düşünüyorum.
  • İtalyanca çalışıyorum, konuşuyorum, daha da çok çalışmak, konuşmak ve anlamak istiyorum.
  • Öğlenleri veya akşamüstleri uyuyorum.
  • Öğlen uykularım beni üzüyor çünkü, onlar birer uyku değil baygınlık, resmen bayılıyorum.Uyuyamazsam göz kapaklarım düşüyor, hücrelerim odalara çekiliyor, nabzım yavaşlıyor, güvenli uyuyabileceğim bir yerden uzaksam, bir yere yıyılıyorum, gözlerimi kapatmamaya çalışıyor nefes alıyorum sakince, kanım çekiliyor gibi geliyor, tansiyonum düşüyor yani, uyumak zorunda kalıyorum.-Şikayetiniz ne zaman başladı?Geçirdiğiniz bir ameliyat var mı?-Şu endokrin testlerini bir ara yaptıracağım. bir tane test istemedi ki, bu konular üşengeçliğimde takılı, ama belki de, düşündüğüm yerde, güne gözlerimi açsam ve geceye gözlerimi kapatsam ve korkularım olmasa, ve on yaşımdan itibaren tekrar büyümeye başlasam, ve 'ailecek'olsam, ve düşündüğüm işi yapıyor olsam...geçer. ama geçmeyedebilir, çünkü pisi pisi(ne)fizyolojik bir boyutunun da olduğunu biliyorum. baya oldu, emarlara girmeyeli. baş ağrılarım iyi, geçiyor. ama ilaç almadan geçiriyorum. kendi kendimi tedavi edebilirim bir yere kadar. kesin bilgi.
  • Kahveyi çaydan daha çok seviyorum ama çay da fena değildir bazı karelerde.
  • Sağ bileğimin atardamarında bale, sol bileğimin atardamarında modern dans atıyor. Suratımdaki ifadeler, değişen yüz çizgilerim bana bir yerlerimde tiyatro, sinema ve fotoğraf ile beraber olduğumu hatırlatıyor. Aklımdan bin bir renk akıp tek bir rengi ortaya çıkartarak, aklım, resmi ve yaratma edimini tutuyor.
  • Milano.
  • İstanbul.
  • Dünya ama biraz evren de.
  • Kara ve deniz parçası, denize uzanan kara parçası.

Devam edeceğim dedi.


Pazar günleri, hamburger veya pizza yemekten, kafa bomboş dizi izlemekten
Hala vazgeçmedim,
Yağmurlu pazar günlerinden de.
Sekiz dokuz yaşımın güzel pazar günleri.

Günlerden Eylül.

Pırlantıcı Mı?

https://www.youtube.com/watch?v=n3AF9KjhdFE&list=UUeMQiXmFNTtN3OHlNJxnnUw

Saturday, September 20, 2014

Bir De Rakı Şişesinde Balık Olsam*


Şiire olan düşkünlüğüm,
günlerden Eylül.

Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün ve geceleri.
Tren sesi duyulurdu, yatağından
Arada bir
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartmanda.
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.

Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.

Hicret, Orhan Veli Kanık 

İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda, 
Ne haltedeceğimi bilemem.

Dalgacı Mahmut, Orhan Veli Kanık

*Eskiler Alıyorum, Orhan Veli Kanık 

Friday, September 19, 2014

Ansia

Bir şey var, bir şey ve bir duygusu yok ama yaşanıyor.
Yaşanıyor her gün yaşanıyor,
Bir telefon çalışında, bir saat diliminde yaşanıyor.
Çok zor yaşamak; her gün ani kalp çırpışlarını, kalp sıkışmalarını, beyin sorgularını, gözaltı çökmelerini, her gün tekrarlanan yorgunluğu...bunları yaşamak çok zor.
Bundan nasıl kurtulacağım?


Birinin bana ölümü anlatması lazım
Bak böyle böyle olacak demesi lazım
Korkma demesi ve gerçekten beni buna inandırması lazım
Benim, ondan bunu öğrenmemişcesine ve
O veya onlar beni telkin etmemişcesine
Buna körü körüne inanmam lazım ve
Artık korkmamaya başlamam lazım.
Şimdi bugün, korkudan nerelere saklanacağımı,
Hangi uyku dilimlerinde uyuyacağımı şaşırdım,
Gülüncek ve ağlanacak şeyler olduğunu
Unuttum.
Sanki öldüm veya yeniden doğdum.
Kör bir kaygı bir gün geldi ve kalbime kondu
Ondan sonra tüm uykular kaçtı
Tüm gözler kapandı
Bir gün bir kaygı gelip tüm benliğime oturdu.
Beni üzmeye başladı, üzdü, üzüyor.
Ben çok yoruldum, yorgunum.

günlerden Eylül.
Gün geçmiyor ki...
hah,istanbul kalk kalk kalk
'...vagabonda da un campo all'altro della creazione artistica,
 fu drammaturgo e poeta, 
cineasta e saggista, 
pittore e sceneggiatore.'

Monday, September 15, 2014

Ekseriyetle

İki senede bir yazıp duruyorum buralara,
güzel ağlatıyor
http://www.youtube.com/watch?v=Qa56ErUEal4

ve Müşfik Kenter'e
Şimdi bu kadar antioxidan...
ya kafa giderse

Sunday, September 14, 2014

Gümüşsuyu ıslanınca pek güzel olur.

Ferdi

İstanbul'a gidince turist pozu verenler
İstanbul'a gidince İstanbul'u turist gibi gezenler
İstanbul'a gidince İstanbul'u turist gibi yaşayanlar
İstanbul'a gidince yurtlarını şaşıranlar
İstanbul'a gidince şehirlerini şaşıranlar
İstanbul'a gidince dillerini şaşıranlar
İstanbul'a gidince aitliğini şaşıranlar
Hadi eller havaya kadehler bulutlara


https://www.youtube.com/watch?v=6nmsVnmslq8

Saturday, September 13, 2014

Resmen The Sims oynayacak vaktim yok.
Bu çok can sıkıcı.

Bisküvi

Şu koskoca evrende, en mutlu olduğum an bisküviyi süte ve de kahveye banıp yediğim andır. Sen kalk yıldız oradan oraya milyon küsür yılda hareket ederken, dünya güneşin etrafında dönerken, adamlar marsta hayatı incelerken; bu sonsuz büyüklükteki evrenin senden haberi olmaksızın, sen bisküvini sütlere, kahvelere ban ve mutluluk bir gonca gibi dudağına konsun, benliğini sarsın.
Bugünler de uzaya evrene çok kafa yormaya başladım. Sorgu sual bitti çünkü dünyadaki şeylere ve boyutlara! 
türk televizyonlarında, saat onda bir uygulama var, yayında olan programın altında 'sempatik' hilal figürü ve altyazı çıkıyor : 'iyi geceler çocuklar '.
Bugünler de her şeyi, aman benim en sevdiğim bulutların bile, benden haberi yok a bağlıyorum.Sonra, neden koskoca Milano'da delinin teki, tam da lüks dükkanların kesiştiği galeri içindeki meydanda, kulağında kulaklığı ve elinde walkman i ile dans edip insanlara gülücük atıyordu? Bundan atıyordu işte.
Geleceğim...daha bitmedi söyleceklerim. 
ve bisküviden haberi olmayan, sütten haberi olmayan, benim bundan duyduğum mutluluğun ne olduğunu bilmeyen evrene bisküvimi ve sütümü kaldırıyorum.iyi geceler. adios. arrivederci. koskoca evren arrivederci'yi bile bilmiyor. italyanların cuma günleri saat beşte işten çıktıklarında mutluluktan dört köşe olmuş her yerleriyle iş arkadaşlarına söyledikleri arrivederci den haberi yok koskoca evrenin, inanabiliyor musunuz çocuklar?

Çok görsel doldu buralar içim sıkılıyor.
İşte Benim Züke Müren
https://www.youtube.com/watch?v=fOS9r6EIg20








Ceci Est La Couleur De Mes Rêves*

'...il blu grigio, il blu notte e il blu mare, il blu scuro, il blu lavanda. 
O il blu melanzana, nelle sere di temporale. Il blu verde.
 Il blu rame del tramonto, prima del mistral. 
O quel blu così pallido, quasi bianco.'**




*Joan Miro
**Jean-Claude Izzo

Thursday, September 11, 2014

Dionysus,Apollo ve Pan

İşte sevgili Romalı kardeşlerim benim her zaman böyle bir evim olacak ve hiçbir zaman olamayacak. Çünkü gerçekte,bu evi kendi başıma yapamam.Benimle böyle bir ev yapabilecek biri mi biliyorsunuz? İş ev yapmada da değil zaten, bunu daha önce söylemiştik; şu orkestra şefi, ressam, şair hususunda ve diğer şeyleri de söylemiştik.
Korkarım zaten. Ayıdan da korkarım,başka şeylerden de.Şimdi şuraya yazabilirim korkacağım türlü şeyleri.Ama ne gerek var,otur oturduğun yerde.

Hah Çukurcuma'yı özlüyorum şimdi,şu anda.Oldu mu oldu mu böyle
ve de
Kabataş atlasa denize yüze yüze gelse olmaz mı olmaz mı öyle

https://www.youtube.com/watch?v=-DF5a99zK2c

Deniz Ülkesi

Senelerce senelerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz
İsmi; Annabel Lee
Hiç birşey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni
O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee
Göklerde uçan melekler
Kıskanırlardı bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde
Üşüdü bir rüzgarından bulutun
Güzelim Annabel Lee
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni
Mezarı oradadır şimdi
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskanırdı bizi
Evet! Bu yüzden 'Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi'
Bir gece rüzgarından bulutun
Üşüdü gitti Annabel Lee
...

Annabel Lee-Edgar Allan Poe,
Melih Cevdet Anday çevirisi







Wednesday, September 10, 2014

S'orionis

İnsanların çalışıp,'para kazandıkları'saatlerde, yine, çok güzel uyudum; öyle rahat, öyle geniş, öyle gelişi güzel.
Ey sırasını beklemeden gelen akşam üstleri*, tam o sırada geliyor güzelim uyku,yok böyle bir gelmek, günün başka hiçbir saati böyle gelmiyor. Bunun aslında beni üzen ve üzmekten de öte endişelendiren tarafı var ama ses etmiyorum, kırıyorum kabuğunu, uyku bu.
Sonra gözümü açıyorum,büroların ışıkları sönmüş, insanlar sıradan sıradan işten çıkmışlar evlerine gidiyorlar, ertesi sabah yedide uyanmak için uyuyacakları uykularına...
Beni ise bir uyku almış ki,sırtımı yataktan kaldıramıyorum bıraksan asırlık uyuyacağım şu namussuz akşamüstlerinde**.Tam böyle yazınca da dedim bir şiir vardı namussuz akşamüstleri tamlamasının geçtiği,hah dedim sonra,Saitciğim vardı ya, meğer söylenip duruyormuşum da en sevdiğim şiirlerinden birini, haberim olmamış, yazmışım yine.

Uçak,
Şu uçaklar ve martılar
Onlara olan sevgim,uçabilmeyi hayal etmemden,
Uçabilmeyi sevmemden,uçmak eylemini kendimce sevdiğimden mi geliyor?
Uçak,Trieste'den kırdı,
Baya atlasta gözüktüğü gibi kıta işte ve deniz.ve uçak baya baya kıtanın üstünden uçarak ve benim kendimce çok sevdiğim bulutlardan geçerek ilerliyor.Bir daha şaşırıyorum bilime,doğaya,doğaya anlam yüklememize,kavramlar bulmamıza,anlamamıza,anlamaya çalışmamız,sorgulamamıza...
Ama en çok da,insanın ve tüm canlıların,evrendeki boyutuna bir daha bir daha şaşırıyorum,uçak tam Trieste'yi geride bırakmış Verona'ya oradan da Milano'ya doğru ilerlerken.Resmen bir engin denizi geride bırakıyoruz,hem de bulut olduğuna inandığım,o gaz parçalarının içinden geçerek.Bana küçükken bizleri anlatmaya çalıştıklarında,bilimle,ilimle:'iyi de bu kara parçaları nasıl duruyor böyle düşmeden'diye sorup dururdum.Açıklarlardı yerçekimini,merkez kaçı,eksen eğikliğini,coğrafyayı,bilimi...dinlerdim ama mütamadiyen sormaya da devam ederdim.Bu geldi aklıma uçukta,hemen aldım elime kağıt kalem,çizdim gördüğüm kara parçasını,onun denizle birleşimini,sudan,denizden kopuşunu..sanki anladım ama eksik kaldı bir şey.herhalde ben çok küçük olduğumdan tüm bu kıtalara,sulara kıyasla.
Bunları düşününce,patates bile soyarak ömrümü geçirebilirim diyorum.Meslek hayatta kalmak değil mi sonuçta...Bakıyorum aşağıya,boylu boyuna kıta,deniz,kara parçası,su..bunlar bildiğimiz boyutu ve benim bulut olarak sevdiğim gaz parçalarından da yukarıda başka bir boyut,en sevdiğim renk olan denizin derininde başka bir boyut var,şu gördüğüm kıtaların altında başka boyutlar,mineraller,yaşamaya devam eden bir enerji var.Öyle ya, benim bedenimin yukarısında ve aşağısında, içinde de başka başka boyutlar var. Bakıyorum,henüz insanları göremiyorum.Uçak alçalıyor,insanlar,onların kullandıkları yollar,yaşadıkları yerleri görüyorum;tek tek inceliyorum,sonra ölüm geliyor aklıma,küt biri gitmiştir belki şu an diyorum,biz ne biliyoruz ki şu an da.Gördüğüm ile düşündüğüm,bir anlık birleşip algıma bir şeyler yapıyorlar,hafif kısa devrelerle,bu kıtaların bu suların haberi bile yok birinin ölümünden,doğumundan...o zaman ne diye üzülüyoruz böyle,ne diye yaşıyoruz a kadar gidiyor mu sorular.Eşit olduk mu sana diyorum ölüme,doğuma.Laf atıyorum onlara,alt etmeye çalışıyorum benden haberleri bile olmayan,ölüme ve doğuma,birilerinin evlerine yollarına yukarıdan bakarken.Yok diyorum şurada yarım saat var inmeye,oturduğun yerden kalkamayacaksın,boşver diyorum.Boşver diyorum,sonra iniyorum.'Günlük'hayat alıyor beni,tüm bunları unutuyorum.Dalıyorum.


Akşam üstleri geliyor 
Tam insanlar işten çıkarken. 
Salkım salkım tramvaylardan 
Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor 
Namussuz, akşam üstleri geliyor. 

Neremden yakalıyor, bilmiyorum 
Ben tam sevmeye hazırlanırken 
On altı yaşındaki sevgilimi. 
Elini elimle tutmak 
Yirmi dört saatte bir 
Sıcak bir laf dinlemek isterken
Rezil... tam o saatlerde geliyor**.

*Edip Cansever,Günlerden