Friday, December 31, 2010

I have always smoked and drunk and loved too much.In fact i have lived not too long but too much.
One day the Iron Crab will get me,then i shall have died of living too much.

Ian Fleming

Havuz

Dün ki sızmışlığımda kendimi defalarca masmavi bir havuza atlarken gördüm.

Balıklama atlıyordum,baya dipten gidiyor çok sonra çıkıyordum.

Çıkınca bir daha havuzun başına gidip bir daha aynı şekilde atlıyordum.

Böyle devam etti.

Yavaşlık

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nden sonra,Milan Kundera'nın 'Yavaşlık'adlı kitabı;takip mekanizmasını kırarak,birçok şeyi dolaylı yoldan anlatmaya ve anlamaya yönelik bir kitap ve bu kitaptan birkaç haklı cümle:

''İktidarın değil,ünün peşindedir dansçı;şu ya da bu toplumsal düzeni Dünya'ya zorla benimsetmeye kalkışmaz-umrunda bile değildir böyle bir şey-ama kendi ben'ini ünlendirmek için sahnede kalmayı arzular.
Sahnede kalmak için de başkalarını,sahneden kışkışlamak gerekir,bu da özel bir savaş tekniğini zorunlu kılar doğal olarak.
Projektörlerin ışığı altında gezindiği ve her yerde göründüğü için,dünyanın dikkati korur onu,ama adı sanı bilinmez hayranları vardır onun.
Dansçılara karşı tiksinti duyan ve onları karalamak isteyen kimse,her zaman aşılmaz bir engelle karşılaşır:onların dürüstlükleri.
Çünkü durmadan halkın karşısına çıkarak,kendini kusursuz olmaya mahkum eder dansçı.''

''Yaşamını bir sanat yapıtına dönüştürmek istiyor,kendi yaşamında bir sanat yapıtının malzemesini görme saplantısında yaşar dansçının gerçek ruhu;ahlak konusunda söylev çekmez o,onu dansa dönüştürür.
Bir yontucunun yapmakta olduğu heykele vurgun olması gibi,kendi yaşamına aşıktır dansçı.''


''Düşüncelerini yayınlayan kişi;başkalarını kendi gerçekliğine inandırmak,onları etkilemek ve böylece Dünya'yı değiştirmek isteyenlerin rolünü üstlenmek tehlikesini göze alır aslında.
Dünya'yı değiştirmek!Pontevin'e göre korkunç bir niyet.
Dünya bu haliyle mükemmel olduğundan değil kuşkusuz,ama her değişiklik kaçınılmaz olarak daha kötüsünü yarattığı için.
Öte yandan ve daha bencil bir açıdan;gün ışığına çıkartılan her düşünce,günün birinde sahibinin aleyhine döneceği ve onun düşünürken eriştiği hazzı elinden alacağı için.''

''Yavaşlık ile anımsama,hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır.
Bir adam sokakta yürüyor,birden bir şey anımsamak istiyor,ama anı uzaklaşıyor.
O anda,kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor.
Buna karşılık az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan,hala çok yakınında olan zaman,sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuşcasına elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.
Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer;yavaşlığın derecesi anının yoğunluğu ile,hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır.''

Friday, December 24, 2010

Knives out

Kocamandı yollar,
Dardı düşüncelerim ve ben,
Onları,kendim için,yolların en güzeline sürükledim,
Sandım.

Yolda gidiyorduk,upuzun bir yol vardı,
Bütün yolu bir şarkıyı dinleyerek geçiriyorken
Umarsızca istediğimiz şeye ve yere vardık,
Sandık.

Tükeniyordum,tükeniyordu;
O sırada yolda yeniden bir yansıma buldu
Sandı

İçim sertleşti,
Elması arıyorum sanarken,içimden çıkıverdi
Ben daha onu fark etmeden,kırılıverdi.



Thursday, December 23, 2010

Sen hiç kalbin yer kabuğu gibi ,hızlı ve derin, çatlayışını gördün mü?
Duydun mu sesini?
Zamanla yalnızlığım kol kola koşarlarken sarı ufuklara uçsuz bucaksız,
Düşündüm uzak köşelerde,kucaksız

Birlikte uçup giderlerdi de gitmesine,
Geri dönen hep yalnızlık olurdu,zamansız.

Yalnızlık eksiltir hep insanı,
Biz çoğalmaktayız
Tek başına hüzünlü bir fidanlayken,
Hüsran olmaktayız.
Zaman denen o mefhum,
İçinden çıkamadığımız.

Tuzak olur bazen;
Kuytulara gizlenir,
Yorar,üzer...
Kirletir bazen.

Kimbilir belki alıp götürür,
Ücralarda bırakır
Ama,
Gül fidanı nerede yetişirse yetişsin gül fidanıdır.

Tuesday, December 21, 2010

Darling

Sen,isminin anlamı gibi beni koruyansın.Çünkü ben ismim gibi bir açıp bir solanım;sen de benim bu dengesizliğimi koruyansın.
Sakinliğin,sabrın benim duvar gibi suratımı yumuşatıyor ve sana ve kendime gülümsememi sağlıyor.
Duyarlısın,çevrende ne olup bitiyor farkındasın,mesela beni üzgün gördün mü bakmazsın bana,zamanın geçmesini beklersin.Zaman geçer,ben bir şeyleri kabullenirim yanına kıvrılım o zaman beni dinlersin.
Tartışmazsın genelde benimle ama,arada moralin bir şeye bozuktur gelir bana bir şeyler söyler sonra gidersin ama kırmazsın.Kırmayacağını bildiğimden veya bilmediğimden değil,yapmazsın,huyun da yok.Tek yaptığın gelip bir şeyler söylemek ve sonra gitmek,yok olmak olur.
Bir kere bile bana ve başkalarına karşı sesini yükselttiğini hatırlamıyorum ama seni en iyi ben tanıyorum diyemem,bunu artık kimse için diyemem.O yüzden belki yükseltirsin bunu bilemem.
Sabrın,sakinliğin bana bu zamanımda çok iyi geliyor.
Suratımdan düşen bin parçayı sen ve ben,toparlıyoruz,yapıştırmaya çalışıyoruz,yapıştıramasak da deniyoruz.
Kalbimden akan kiri,parkta yürüyerek atıyoruz.
Daha çok bunu ben kendi başıma üstleniyorum ama,sen de bana çok yardımcı oluyorsun.
Siyah kazak...

Monday, December 20, 2010

Kalbimin Odası

İhanet ettim;
Acımasızca aldattım,
Kandırdım.
Bıraktım;
Harcadım,
Kırdım.
Üzdüm;
Her zaman üzdüm,hak etmese dahi,üzdüm.
Her şeyin sonunda da,kalbini paramparça ettim.
Bunları yaptım evet ama kime biliyor musun?

Friday, December 17, 2010

Mum

Sen içimdeki mum,
Hala sönmedin yanıyor musun?
Gündüz aydınlıkta kaybolup
Gece yatınca karşımdasın
En soğuk rüzgarlarda
En ıslak yağmurlarda
Bırakmadın beni
Yalnız anlarımda
Korktuğum zamanlarda
Vazgeçmedin benden
Bana kızmadın unuttum diye
Başarısız bir akşamüstü
Tepem atmış bağırıyorken
Dinledin çıt çıkarmadan
En gizli duygularda
En saçma sözlerde
Utanmadın benden
Yalnız anlarımda
Üşüdüğüm zamanlarda
Sen ısıttın beni
Ne zamandır birlikteyiz
Kim öğretti kaçmamayı?
Yoksa ben mi yarattım?
Yaşlanmaya başladıktan sonra
En suskun günlerinde
En güçsüz saatlerde
Sıkılmadın benden
Yalnız anlarımda
Ümitsiz zamanlarda
Şarkı oldun bana

Bülent Ortaçgil

Uçurtmayı Vurmasınlar

Rüyamda beni yalnız bırakmadın
Sabah kalktığımda sevdiğim dizelerden birini heceleyerek kalktım:
Ka-fam bi-raz ka-rı-şık-tır ol-dum o-la-sı
De-ni-ze doğ-ru yüz-ler-ce yol var,a-ma han-gi-si doğ-ru,han-gi-si çık-maz
A-man sen bir ya-na ben bir ya-na
Ay-rı düş-mü-şüz yan ya-na
Kar-şı-mız de-niz,yar-dım et yok-sa gi-de-me-yiz
Kıyıda bir söz gibi yalnızlık olmaz

ve ardından şu dizeleri mırıldandım:
Rüyalarımın gül kokusu,
Geceler boyu düşündüm
Kıskanmanın faydası yok
Gör işte ben de boyun büktüm

Bir gece geç saatde seni buldum,
Birden ürperdi bütün vücudum
Hançerini çektin,sapladın gittin
Sen beni ya sevdin ya da sevmedin

Tüm bunlardan sonra,kurulmuş bir cümleyi hatırladım.
Biraz gözlerim ağladı,geçti.

Wednesday, December 15, 2010

Beklenti


Çocuk gibi bekledim.
Beklediğim şey,küçük bir şeydi,çünkü biliyorum ki o küçük şey beni mutlu edecekti.
O küçücük cümleyi duymaya ihtiyacım vardı.
Dostlarım varya benim,dost dediklerim,bugün beni aradılar ve onların seslerini duymak beni yatıştırdı.
Ama ne üzücüdür ki ben bugün doğmuş olmak yerine ölmüş olsaydım,o küçücük cümleyi duymuş olacaktım.
Onu görmüş olacaktım.
Demek istediğim,ondan bir şey beklediğimdi.
Uzun zamandır,bir şey için beklentilerim olmuyordu fakat bugün sadece bu küçük şeyi istedim,ama olmadı.
Asıl soru da bu zaten,ne sıfatla olmalıydı ki?
Diyorum ya ama işte çocuk gibi bekledim;amaçsızca,heyecanla
Kırıldım mı?Hayır,kırılmadım sadece üzüldüm şuna çok üzüldüm:
Onca seneden sonra,doğduğun anda yanında olan insanlar bir süre sonra ya yeniden yanında oluyorlar ya da olmuyorlar.Sen büyürken,doğduğun anda tanıdığın insanların yanına yenilerini ekliyorsun ve onlardan kimisi senin için özel oluyor;kimisine dostum,kimisine babam,annem;kimisine sevgilim,aşkım diyorsun.Hayatın boyunca da onlar öyle kalsınlar istiyorsun,belki sen aramasan sormasan da onları her zaman yanında hissedeceğini bilmek istiyorsun.Kaybetmek istemiyorsun.
Bu tip özel günlerde de aramasalar dahi yanında olduklarını biliyorsun.
Kaybettiğin anda ama onlardan bir kaçını,özellikle bu tip özel günlerde keşke beni hatırlasaydı diyorsun.
İnsan,koşup koşup rüzgara sarılamıyor işte..

Mektuplar

15 Aralık 2006
''Majesteleri ve Ekselansları
Teşekkür ederim bana kazandırdığın her şey için ve benim yanımda bulunup mutluluğu esirgemediğin için ve biraz rahatla artık;ben varken seni üzecek bir şeylerin varlığı söz konusu bile olamaz ve ben hep yanındayım.
Öpüyorum çok,
Çok seviyorum seni,iyi ki doğdun.''

Tuesday, December 14, 2010

Bugün

Ben bugün çok soğuk olmasına rağmen parkta biraz yürüdüm.
Kendimle doğum günümü kutladım,düşündüm.
Kuşları ve onları kovalayan köpekleri gördüm,onlara gülümsedim.
Kahverengi yaprakların üzerinden geçtim.
Sıkıldığım anda,kafamı kaldırdım,gökyüzüne ve ağaç dallarının gökyüzüne vuran yüzlerine baktım.
Yürümeye devam ettim,bugün düşündüğümü sanarak ama hiçbir şey düşünmemiş olarak yürüdüm öylece.
Düşündüm şu anda aslında yirmilerimden gün almaya başladım,bir yerdeki saate göre
Ama burada,daha başlamadı zaman işlemeye
Bir kaç meridyen daha ileri gitsem çok daha sonra başlayacak işlemeye.
Sevmek istedim yapamadım.
Ellerimin içinde bugün parktaki gibi rüzgarı hissediyorum sadece.
Şimdi,koşup koşup sarılsam,yapamam.
İnsan hiç rüzgara sarılır mı?
''SANS'',bu kelimeye hala inanmıyorum.
Ben
Bilmem.
Biraz uzak duralım mı?Ben,herkesden biraz uzak olabilir miyim,lütfen?
Neler oluyor diyordur kimisi,abartıyorsun yine diyordur,sen böylesin de sanki biz bir şey yaşamıyor muyuz sanıyorsun?'diyordur...Der der bunları derler,içten içe ben olsam ben de derdim fakat bu sefer başka.
Tamam işte,biliyordum diyordur o kurnaz olanlarda,o kısım varya 'aramızda'.
Yok,bildiğin sebepten değil bu halim,başka.
İlk defa,başka diyerek abartmadığım kadar başka.
Kapılmak:
Hırsımdan,inadımdan,kanıtlardan,sevmek istediğimden,tercihimden.
Uzak kalmak istemimi de bunlara kesinlikle bağlamıyorum,bir şeyden ders aldığımdan falan da değil.
Bazen duvardan daha duvar olabiliyormuş insan,ben onu gördüm.O yüzden.
Dozajını bilmeyenlerdenim mesela ben.
Duvar oldum mu tam oluyorum,bunun için dostlarım ve ailemden özür dilemem gerek mesela,çünkü ileri gidiyorum.
Öyle işte,ucum yok.
Biraz uzak kalmakta değil istediğim,başka.
Çok bilindik de olsa,bilinmeyen çok anlamı var bu dizelerin:


Asla sevmediğim birine,seni seviyorum demedim,
Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğa değer biçmedim,sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim;
Sevdiysem sonuna kadar gittim,bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım,bazen belki de kırdım,
Ama hata insana mahsustur dedim,affettim,af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama,ben onları yine de affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar,
Belki de içten içe sinsice güldüler,
Ama asıl unuttukları şuydu,
Ben aldanmadım.
Aldanan her zaman kendileri oldular ama,bunu anlayamadılar,
Bir insan kaybının ne olduğunu bilmedikleri için,
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için.
Oysa ben,hiç insan kaybetmedim;
Sadece,zamanı geldiğinde,vazgeçmeyi bildim o kadar.

Can Yücel

Monday, December 13, 2010

Saplantılarım saptı.

Tuesday, December 7, 2010

Parco Sempione

Pazar günlerini sever misin diye sordum ona,bana sevdiğini söyledi ve biz de geçen pazar gününü beraber geçirmeye karar verdik.
El ele tutuşup,konuşmadan yürüdük.Yürüye yürüye kocaman bir parkta bulduk kendimizi.Yine üşümeye başladık.Bir banka oturduk sonra sıkılıp kalktık.
Ben fotoğraf çekmek üzere onun yanından ayrıldım.O da bir banka oturdu yeniden,çıkardı cebindeki kağıtları çizmeye başladı.
Ben şirin bir köpek gördüm,ona seslendim,köpeği işaret ederek ona bakmasını söyledim.
Kafasını kaldırıp baktı,gülümsedi,sonra bana baktı ve bir kere daha gülümsedi.
Ben fotoğraf çekmeye devam ettim.O da çizmeye.Sonra tekrardan ona seslendim bu sefer kendimi işaret ederek:
''Seni seviyorum''dedim.
Yoruldum onun yanına gidip oturdum,biraz oturduktan sonra o da çizimini bitirdikten sonra kalktık.
El ele tutuşup,konuşmadan yürüdük.
Evimizin sokağına girdiğimizde,yanından geçen insanlara bir şeyler demeye başladı.
Ne diyorsun diye sorduğumda cevap vermedi.
Yürüdüğümüz yolu geri dönmemizi istedi,geri döndük.
Az önce geçen insanlar orada,yolun başında duruyorlardı.
O bana bakıp,onları gösterdi.Onlara çevirdim kafamı,onlar beni işaret edip:'o seni çok seviyor'
dediler.
Evimize gittik,ben kahve yaptım o da istedi ona da yaptım,sonra çizim yapmaya koyulduk.Saatler sonra onun çizimleri bitti,sigara yaktı,evin içinde dolandı,müzik dinledi.Bu sırada benim çizdiklerim de bitmişti.Yanıma geldi ben de çizdiklerimi onun üstüne dikmeye başladım ve bir gün de işte onunla,böyle geçti.

Monday, December 6, 2010

Üşürken

Kafamı kaldıramıyordum,çalışıyordum;uykusuzdum ama yorgun değildim ve bilmiyorum,kaçıncı kahvemi içiyordum.
Sen,soğuktan üşümüştün.Kar yağıyordu,senin geldiğini duyup kafamı kaldırdım,kapıya yürüdüm ve seni içeri aldım.İçeri girdiğinde burnunda bir kar tanesi kalmıştı ve soğuktan suratın kıpkırmızıydı.İçtiğim kahvenin aynısından sana yapmaya gittiğimde,hemen oturmuş,kalemini almış,çizmeye koyulmuştun.Daha iki kelime konuşmadan,bu davranışına anlam veremedim ama anlam da aramadığım için sorun yoktu.
Yanına oturdum,yarım kalan işlerimi toparlamaya çalışıyordum.Aklım çizimlerime daldı ve planlamayı bırakıp,kazak çizmeye başladım.Dakikalar geçti,benim kahvemin yarısı soğumuştu,yeni fark ettim,ben geri kalan o soğuk kısmı içerken;senin kahveni bitirdiğini gördüm.İki bardağı alıp mutfağa gittim.Onları öylece bıraktım,geri döndüm,atkını çıkartıyordun.Hala ısınamamıştın.Sigara yaktın.
Büstümün yanına gittim,evdeki artık kumaşlardan kazak yapmaya çalıştım.Bana baktın,yine dudağının altından güldün ve çizimine geri döndün.
Saatler geçti,kazak bitti,ben acıktım.Mutfağa gittim,yemek hazırlamaya koyuldum.
Sana sordum cevap gelmedi yani geldi ama kesin bir cevap gelmedi,bo,dedin.
Ben de yaptığım yemeyi yedim.Sigara içtim üstüne,sonra da kahve yapıp kendime işlerimin başına gömüldüm.
Sen o sırada çizimini bitirdin,mutfağa gidip bir şeyler yedin ve geri geldin.
Geri geldiğinde bu sefer önüne kocaman bir kağıt alıp,ona bir şeyler çizmeye koyuldun.Yine saatler,dakikalar geçti.
Uykum geldi,senin de uykun gelmişti.O kadar soğuktu ki,sabah bu soğukta nasıl kalkacağımı merak ediyordum.O sırada senin kazağınla uyuyacağını fark ettim.Ben de aynısını yaptım.
Camın yanına gittim,kar yağmaya devam ediyordu,tabii ki ofladım pofladım ve kazağı üstüme geçirip yattım.
Uyumadan bir kaç saniye önce sen bana şarkı söylemeye başladın:
Tu mi piaci,tu mi dici,non sono in grado di amarti come vuoi
scriverti da qui,che é anche la terra tua é come farti respirarti quello che respiro
la nave bianca d'ogni ora...

Sunday, December 5, 2010

Aşka Farklı Bir Bakış






Ben Feronia veya Flora,bundan sonra hayatımı kendime adıyorum,çocuğum olmuş gibi çok büyük bir sorumluluk alıyorum.Bundan kaçtım her zaman çünkü ben sorumluluk alamam,aldığım zaman onu yerine getiremediğimi biliyorum çünkü.

Düşündüm bunu bir tek kendim için yapabilirim,sorumluluk benim için büyük iş,zorla yaptırılan bir şey,o yüzden bunu sadece kendime karşı alabilirim;ona ben sahip çıkabilir onu ben bırakabilirim.Bıraktığımda kendime kızarım,sahip çıktığımda kendime sevinirim.

Ben Feronia veya Flora,artık hayatımı gezmeye adıyorum,dolaşmaya,görmeye.Aslında ben,hep böyleydim sadece bırakamadığım alışkanlıklar/bağlılıklar vardı,şimdi adımımı atmışken kafamı da sıyırmışken,bunu yapmaya hazırım.

Ben Feronia veya Flora,sonra,Dünya'da başka güzel yer kalmamış gibi Sicilya'da evleneceğim,dans ederek ve tabii ki amarcord ile.

Hatta sonra da  Sirtaki oynayacağım,bütün davetlilerle.

Ben Feronia veya Flora,aşkımı bu inancıma ve kararıma adıyorum.



Siyah Kazak

Sert surat ifadelerine sahip,ama ben birgün onların yumuşayabildiklerini de gördüm.Kendisi,bana birgün gülümsemiş bulundu.Bir keresinde oğlanın yazısı diye bir yazı yazmıştım.İşte onu belki biraz anlatabilirim.
O bana göre,pek güzel ama dışarıdan bakıldığında,çok yabani ve sessiz.
Kendine bir dünya kurmuş,o dünyayı da kendi gibi saklıyor,aynı kazağı gibi siyah ve derin bir hayatı var.Az konuşuyor,hoş gülüyor,baktığı zamanda ıssız ve derin bakıyor.
Beni bu gömülü hayatının içine çekti,evet,ama çizdiklerinde beni görecek kadar değil;ben de böyle bir sorumluluğu alacak kadar umutlu değilim artık.Dolayısıyla sadece resim çizip duruyoruz;görüşürken,buluşurken,sigara,kahve içerken;sohbet ederken,ders dinlerken,parka gidip ağaçlara bakarken,koşarken...
Başlayayım mı yine?Aslında ikimiz de mutsuzuz,aslında ikimizin birbirine ihtiyacı var,aslında birbirimizin bu mutsuzluğunu paylaşabiliriz...:)
En son,sigara içerken çok üşüdük ama birbirimize sarılmak aklımıza bile gelmedi ama gülümsemekten çekinmedik.Aklıma gelmezdi çünkü ben sarılmayı sevmem,o da ısınmayı.Bazı şeyler doğallığında güzel o yüzden:
Kurt ve kızın hikayesi başlıyor.

Saturday, December 4, 2010

Özgüven

Fikirlerim,benim güzel fikirlerim;çirkin,kullanılan,özenilen fikirlerim.
Taklit edilen fikirlerim.
Düşündüğüm fikirlerim,onlar benim fikirlerim.

Çalınan fikirlerim,gösterilen fikirlerim.
Düşündüklerim...
Yaptıklarım,size gösterdiklerim...kendim için olanlar...

Zamanında küçükken,bir arkadaşıma bağarmıştım,daha sekiz yaşındayken:
''Bana bakma,benim peşimden gelme,benim yaptığımı yapma.Lütfen sen başka bir şey yap,beni taklit etme.Senin bu sürekli beni izlemenden bıktım.Bundan rahatsız oluyorum.''
Bilim adamları diyor ki,insanın kişiliği altı-yedi-sekiz yaşlarında oluşuyormuş.
Bir şey bana bu cümlelerimi hatırlattı bugün ve şu bilim adamlarının dediklerine hak verdim bir anlık.
Bunaldım ben.Yine kendimi denizin dibine götürmek,uzun bir sürede çıkmamak istiyorum.Denize gidip,onlara gelmeyin demek istiyorum,hatta bunu bağırmak istiyorum gelme gelme gelme!
Ben üzülmem;bir başkası benim öptüğümü öpünce,benim sevdiğimi sevince,benim düşündüğümü düşününce...hatta taklit dahi edince.
Benim fikirlerim sonsuz,gelirler,giderler,kalırlar;yani ben sana taklit edilecek daha bir sürü unsur veririm istersen.
Hatta ilham ne demek biliyorsan,vizyon ve nosyonun varsa şu hayatta,sana ilham verecek bir sürü düşünce de verebilir,gösterebilirim.
Ama,yaratıcı olamazsan,sana bağırırım,üstüne yürür ve sana aynı sekiz yaşımda bunalıp da bağırdığım kadar bağırırım.

Friday, December 3, 2010

Bir Şeyin Sahnesi

Üç yıl,ömrümün değerli birer parçaları ve benim seçimim hangisi?Yolumu her zamanki gibi uzatmak,evet benim tercihim bu.
Zorluklar neden bir insanı bulur,seçtiği için,kendi tercihi olduğu için bulur.Mesela,tiyatro okuyabilirdim ben veya resim,hem de bunları hiç 'zoru'seçmeden yapardım.Bunları okurken bir yolum olmazdı,çünkü yollardan hangisine gideceğime ben karar vermezdim yolların kendi gelirdi önüme.
Dansı,baleyi seçemezdim ama çünkü ucunu yolun sonunu göremiyordum ve bu,onu çok sevmeme rağmen bana büyük bir rahatsızlık,güvensizlik veriyordu.Bir de zamanımı çalacak diye düşünüyordum;saatlerim,günlerim,yıllarım çalışmakla,acı çekmekle,acıya dayanmakla geçecek diye düşünüyordum.Her şeyin sonunda katlandığım maddi-manevi tüm zorluklar beni ne yapacaktı?Bunu cevaplayamıyordum,bu belirsizlik benim başka bir yerde kendime yar açmamı sağladı.
Şimdi,üç yılımın babamınkiyle aynı şekilde ilerleyeceğini duydum.Şimdi,daha önce sorduğum bu soruya cevap verebiliyorum.Ancak belki,her şeyin sonunda,vicdanım rahatlar;yaşamım zoru seçmekle,ama keyif almakla;dolanmakla ama varmakla geçtikten sonra,her şeyin sonunda.
Bu parçayı attığım için belki her şeyin sonunda...
''İlk yolculuğunun heyecanını,seçiminin ona neler hazırladığını hesaba katmadan her şeyi göze alışını birleştiriyordu zaman.''

Wednesday, December 1, 2010

Zaman Var

Bitişe yakın şöyle gelmiş sonu kitabın:

Doğmanın zamanı,ölmenin zamanı var
Fideyi dikmenin zamanı,sökmenin zamanı var
Öldürmenin zamanı,sağaltmanın zamanı var
Yıkmanın zamanı,inşa etmenin zamanı var
Ağlamanın zamanı,gülmenin zamanı var
Taş atmanın zamanı,taş toplamanın zamanı var
Sarılmanın zamanı,ayrılmanın zamanı var
Aramanın zamanı,kaybetmenin zamanı var
Elinde tutmanın zamanı,fırlatmanın zamanı var
Yırtmanın zamanı,dikmenin zamanı var
Susmanın zamanı,konuşmanın zamanı var
Sevmenin zamanı,nefretin zamanı var
Savaşın zamanı,barışın zamanı var.

On Bir Dakika

Paulo Coelho'dan ,tekrardan:

''Neler saçmalıyorum ben,aşkta kimse kimseyi yaralayamaz.''

''Herkes kendi hissettiğinden sorumludur ve bu nedenle,ötekini ayıplama hakkından yoksundur.
Daha aşık olduğum adamları kaybettiğimde anlamıştım zaten.Bugün kimsenin,kimseyi kaybetmediğine,çünkü kimsenin kimseye sahip olmadığına eminim.
Özgürlüğü gerçekten yaşamak budur:dünyanın en önemli şeyini elinde tutmak,ama ona sahip olmamak.''

''Şunu biliyor olmalı,insanoğlunun amacı mutlak aşkı anlamaktır.Aşk başkasında değil,kendimizdedir;onu biz uyandırırız.Ama uyanması için,bir başkasına ihtiyaç duyarız.Beni kurtarmasına ihtiyacım vardı,onun da benim onu kurtarmama ihtiyacı vardı,ama bana seçim şansı bırakmadı.''

''Ya ben?Olanca yaratıcılığım,dünya çapında galerilerin kapıştığı tablolarım,gerçekleşmiş hayallerim,benden asla nafaka talep etmemiş karılarım,göz bebeği köyüm,kusursuz sağlığım,yakışıklılığım,her şeyimle...ve bir kafede rastladığım,topu topu bir akşamüstü birlikte geçirdiğim bir kadına,sana ihtiyacım var,diyorum.Yalnızlığın ne olduğunu bilir misin?''
''Ama insan içine çıkma olanağı varken,her gün bir eğlence,kokteyle,bir galaya davet edilirken,telefon bir türlü susmazken ve arayanlar sanatına hayran olan,seninle yemek yemeye can atan güzel,akıllı,kültürlü kadınlarken yalnız olmanın ne olduğunu bilmezsin.Bir şey seni geri iter ve sana,gitme,der.''

'Tamamen farklı deneyimler yaşadık,ama ikimiz de umutsuzuz.Bize huzuru getirebilecek tek şey,birlikte olmamız.'

''Çok düşündüm ve sonunda,o kafeye tesadüfen girmediğimi fark ettim;en önemli karşılaşmalar,bedenler daha birbirini görmeden,ruhlar tarafından hazırlanır.Genellikle bu karşılaşmalar,belli bir sınıra ulaştığımızda gerçekleşir,duygusal olarak ölüp tekrar doğmaya ihtiyaç duyduğumuzda.''

''Herkes sevmeyi bilir,doğuştan gelir bu.Kimileri bunu kendi doğallığında yaşar,ama çoğunluk sevmeyi yeniden öğrenmek,hatırlamak zorundadır.''

''Bir kadının kendisiyle yüzleşmesi,ciddi tehlikeler barındıran bir oyundur.Kendimizle karşı karşıya geldiğimizde,iki tanrısal enerji,çarpışan iki evrenizdir.Yüzleşmede gerektiği kadar saygı yoksa,bir evren ötekini yok eder.''

''Avazı çıktığı kadar:mutluyum diye haykırması için bütün kıstaslar tamdı.Ama mutlu değildi.İnsanların çoğu bir parça ekmek,başını sokacak bir çatı,namuslu yaşamalarını sağlayacak bir iş için birbirlerini öldürürken,o bütün bunlara sahipti,ki bu da onun mutsuzluğunu koyulaştırıyordu.''

'Acı doğal sürecin bir parçasıdır.Spor yapanlar bunu bilir:Amaçlarına ulaşmak için her gün belli bir dozda acı ya da sıkıntıya razı olmak zorundadırlar.İlk başta rahatsızlık insanın hevesini kırar,sonra zamanla bunun rahatlamaya giden yolun bir aşaması olduğu anlaşılır ve sonunda,sporcu acı duymadığında egzersizin gereken etkiyi göstermediğini düşünmeye başlar.Tehlikeli olan kişinin bu acıya odaklanması,ona bir ad vermesi,onun aklından hiç çıkarmamasıdır.''

''Seni mecbur tutmadım,gücüm sadece senin izin verdiğin kadardı.Baskı yoktu.Tek var olan senin iradendi,sen köle ben efendi bile olsak gücüm sadece seni,kendi özgürlüğüne doğru itmeye yetiyordu.''

'Bir zamanlar,parlak tüyleri,rengarenk kanatları olan bir kuş varmış.Uzun lafın kısası bakanları neşeye boğarak göklerde özgürce uçmak için yaratılmış bir hayvanmış.Günün birinde kadının biri bu kuşu görüp ona kapılmış.Kuş onu yanına çağırmış ve ikisi birlikte uyumla uçmuşlar.Kadın kuşa tapıyor,onu kutsal sayıyor,yüceltiyormuş.Ama günün birinde düşünmüş kadın:''Belki de uzak dağları keşfetmek ister?''Korkuya kapılmış.Ve kıskanmış,kuşun uçabilme yeteneğini kıskanmış.Kendini yalnız hissetmiş.Ona bir tuzak kurayım diye geçirmiş içinden,bir dahaki sefer kuş tekrar gelirse artık gidemesin.
Kadın kadar aşık olan kuş,ertesi gün tekrar gelmiş.Ne var ki tuzağa düşmüş ve bir kafese hapsedilmiş.Kadın her gün gelip kuşu seyrediyormuş.Ne var ki tuhaf bir değişim olmuş:Artık sahibi olduğundan,kalbini çalmasına ihtiyaç kalmadığından,kadının kuşa olan ilgisi sönmüş.Uçamayan,hayatının anlamını dile getiremeyen hayvan,sararıp soluyor,çirkinleşiyormuş-ve kadında karnını doyurup kafesini temizlemekle yetiniyormuş.Bir gün kuş ölmüş,kadın son derece üzülmüş ve o andan itibaren onu aklından çıkaramamış,ama kafesi hatırlamıyormuş bile;onu ilk kez mutluluk içinde,uçarken gördüğü gün varmış sadece zihninde.Kendini iyice dinlese kuşun onu heyecanlandıran tarafının dış görünüşü değil,özgürlüğü,hareket eden kanatlarının enerjisi olduğunu fark edermiş.''

Monday, November 29, 2010

Örüldü kozasında saklı aşk

Beyaz Orman

Bir orman gördüm;ağaçlarının üstü karlarla kaplıydı ve bir gölü vardı.Bir kadın,bisikletiyle hızlıca gölün kenarındaki o incecik orman yolundan geçiyordu.O kadar inceydi ki o yol,rüyamda göle düşecek sandım.Düşmedi,yol ne kadar inceyse o da o kadar hızlı sürüyordu.
Sonra,gittiği yolun tümünü gördüm,rüyamda gittiği bütün o s şeklindeki yola uzaktan bakıyordum;bembeyaz ağaçların arasında bir gölden hızlıca geçtiğini gördüm.
Geçtikten sonra yolun sonunda arası dar birçok merdivenden bisikletiyle çıkmaya çalıştığını gördüm,çıktı da.Fakat geri dönerken,karşısında başka bir yol çıktı,buradan dönmesi gerekiyordu ve buradan da hızlıca geçmek istedi.Ormanın bu tarafı daha farklıydı,ağaçların üzerinde azıcık kar vardı ve ortalarda bir göl yoktu,yerler topraktı,karlar erimişti bu tarafta.
Tam hızını arttırmıştı gidiyordu ki bir ağaçta kocaman beyaz bir yılan gördü,önce aldırmadı çünkü hızlıydı fakat sonra küçük bir yılan kolunu soktu ve canı çok acıdı.Yılanın ısırdığı yere baktı,iz yoktu,kan yoktu ama canı çok yanıyordu.

Sunday, November 28, 2010

Weeping Tree

Weeping tree,shoulders to the sky
Never understood why
Weeping tree,should've let you go
How was i to know?
And if you find a clue,
I hope you find it soon
Some people hold their breath forever
And if you find a house
Where you can live without the one you love
Weeping tree,fruitless,stands alone
Where lovers long dead used to go
Weeping tree,should've let you go
But how was i to know?

I Don't Mind Anymore If My Heart Continue To Sink

'Fais moi un bon cafe,j'ai une histoire a te raconter'
Konuşurken,gülerek bakmıyor,dinliyor ama bir şey söylemiyor.Onlarla beraber bir şey yapmak istemiyor,bazen istiyor sonra geçiyor.Anlıyorum ki,artık tamamen gerçek üzerinden konuşuyor.
Bağlı olmak,bir insana bir şeye bağlı kalmak istemiyor.Çünkü korkuyor,bu kadar basit ve bunun saklayacak bir yanı olmadığını biliyor.İstemediğini dile getirebiliyor.Onu bu şekilde sevenlerin kimler olduğunu biliyor,artık insanlar onu üzmesin diye gülümsemek zorunda kalmıyor,çünkü kendini korumak zorunda kalmıyor.İnsanlar alıp onu kristale mi çeviriyor,o da düşünmeden artık onları alıp bin parçaya bölüyor.Bir insanın üzülmesini halen daha istemiyor ama artık onu kırmaktan çekinmiyor ve kendini korumaktan vazgeçiyor.

Sunday, November 7, 2010

Sessiz


'Who put all those cares inside your head?'
It don't look right,in broad day light
It don't feel right
to me.
If you win the rat race,
If you come on first place,
Then a rat is all you will be.
How long will this take?
How long must i wait?
My heart is sinking
What were we thinking?
I can't fake this anymore.



Tuesday, November 2, 2010

Seni

Seni çok özledim.

Sunday, October 31, 2010

Tren Yolu


Işığa giderken karşına engeller çıkacak,
Bilmem çok uzun bir zamanda mı kısa bir zamanda mı aşarsın onları,ama aşacaksın;
Sonra tam bitti derken,karşına iki yol çıkacak;hangisini seçeyim diyeceksin,mavi sakal gelecek aklına,dalacaksın,unutacaksın ve seçeceksin birini.Belki de o sırada uykuya dalarsın,kendiliğinden geliverir yolların biri.
Yolda ilerlerken aklın takılacak gökyüzüne,gökyüzünü görmem lazım diyeceksin,kafanı kaldıracaksın,bakacaksın,gördüğün şeye doğru yürümeye devam edeceksin.
Karanlık olacak,belki korkacaksın belki üşüyeceksin,yolda durup bir şeyler yiyeceksin;oyalanacaksın,dolanacaksın,karanlık bahanesiyle.
Savrulacaksın,devam edeceksin savrulmaya ışığa gidene kadar ve bir süre sonra insanın dolanmayı sevdiğini,insanın amacına ulaşmaya çalışırken verdiği emeği hatırlayacaksın.
Artık tam bitti derken;
yolun sonuna gelmiş olacaksın,geriye baktığında,yaptıklarına inanamayacaksın,tüm o konuşanları bulamayacaksın;ben şanslıyım diyenleri,ben kendim geldim diyenleri,ben paramla geldim,ben hiçbir şey yapmayarak geldim diyenleri,o duruşları bulamayacaksın,kendini ne güzel bir yerde bulduğuna şaşıracaksın.
Sonda,'the end' yazısı çıkmadan önce ışığa dokunmak isteyeceksin,tam dokunacaken ışığın kaybolduğunu göreceksin.Huyun ya,belki gülümseyeceksin belki de oturup ağlayacaksın.
Yanındaki tarlaya koşmak,tarlanın ortasında durup bağırmak isteyeceksin.
Karşına çıkacak ilk denize atlamak isteyeceksin.
Belki de durduğun anda,ışığın içinde olduğunu fark edeceksin.
Aslında onlara hiç aldırmadığını,aslında onların komik olduğunu düşüneceksin ve belki kendine teşekkür edeceksin;dışındaki fanusla beraber kendini iyice gizleyebildiğin için,koruyabildiğin için.
Geldiğin yolun hepsinin aslında o ışığın küçük parçaları olduğunu bulacak,göreceksin.
Belki savrulduğunu fark edeceksin,o noktada seni iten o şiddetli rüzgarla koşmak isteyeceksin.
Koştuktan sonra,hala dokunmak isteyeceksin.Belki hala daha içinde olduğunu göremeyeceksin.
Yetmeyeceksin kendine,emeğine,hayatına.
Peki ya sen ışığın içinde değilsen ve gerçekten dokunmak istediğinde ışık kaybolursa?
Yanılsama diyeceksin.
Yanıldım diyeceksin,gördüğüm şey inandığım değil,hayal ettiğim şeymiş,diyeceksin.
Sonra belki yine kendini bir fanusun içine koyup başka şeyler görmeye ikna edersin,
belki de gördüğün şeyin içinde fanusunla beraber kendini korumaya,kendinle savrulmaya,kendini ordan oraya vurmaya;belki mutlu değil ama iyi olmaya,belki elde ettiğin huzuru korumaya devam edersin.
En sonunda,öldüğünde,ölümün bile sana yanılsama olarak geldiğini göreceksin.


Fotoğraf için,genç fotoğrafçı Sabino'ya teşekkürler.

Friday, October 22, 2010

22.10.2010

Yıllar çabuk geçiyor;
En azından,dolu dolu geçmiş.
Bakınca tarihe gülümseyebilmek,hala güzel.
Ben şu an,bu tarihte İtalya'dayım,eskiden bu tarihte martılara bakardım.

Thursday, October 21, 2010

Falling Man

Kim bilir,gökyüzünün kocaman olduğunu?
Çok çok çok yüksek olduğunu?
Sınırsız olduğunu,huzurlu olduğunu?
Ben tam ordayım,bulutların içinde oturuyorum,an geliyor,kendimi bırakıyorum aşağıya düşüyorum ama bir başka bulut beni tutuyor,biraz onunla oturuyor,yaşıyorum.
Bazen sıkılıyorum kafamı bulutların arasından çıkartıp gökyüzüne bakıyorum,ne kadar kocaman diyorum her seferinde,ne kadar yüksekteyim,ne kadar huzurluyum ben,olduğum yerde...
Fakat kendimden özür dilemem gerek,çünkü üzgünüm ve ben,kendim kendimi üzüyorum.Kendi kendime üzülüyorum.Önyargılar yapıp,kafamı karmakarışık bir hale sokup ben kendimi üzüyorum.
Diyorum ya arada bulutların arasından gökyüzüne bakıyorum diye,bir de olduğum yerden gerçeğe bakıyorum.
Gerçek hangisi diyorum?Hangisi olmalı?
Kurduğum hayal mi,olacak olan bir şey mi?
İnandığım mı,gördüğüm şey mi?
Sonra bakıyorum yaptığım kaygı mı,gördüğüm şey imkansız mı diye?
Şimdi ben,mutluyum.Mutluluğum güzel bir yerde.Çok özlem duymuyorum,çünkü güzel bir huzurdayım,şanslıyım burada olduğum için,bunun değerini de anlıyorum ama mutlu olan insan aynı zamanda üzgün de olabilir,mutsuz değil.
İşte,bulutların arasında şimdi oturdum ağlıyorum.Hem de kocaman kocaman ağlıyorum,ve ben;
çok üzgünüm.

Monday, October 4, 2010

Happy Blossom Hears You Sobbing*

Oturup da bir tarlanın ortasına,
Bağırmak:
Ağzımı açıp sesimi çıkarmak istememek,çıkaramamak.

Durup da bir yolun kenarında,
Sonu görmek:
Ama koşamamak,yavaşça yürümek,belki yürüyemeyip sadece dolaşmak,dolanmak.

Bakıp da bir adama,
Özlemek:
Bilemiyorum nasıl anlatmak,anlatmak istemek,istememek.

Koklayıp da kokusunu denizin dibinde,
Atlamak:
Kaybolmak istemek,suyun ağırlığının ilk defa yukarı çıkarmasını değil aşağı çekmesini istemek.

Konuşmayı bilip de duyularında,
İç içinde susmak:
İçin için susmak,uzun süre sessiz kalmak istemek,kalmak.

*William Blake'in The Blossom



Sunday, September 26, 2010

yoksul hayatımızın,
cennetten görünüşü gibi,
biraz uçuk renkli.

Saturday, September 11, 2010

Nocturne in G Minor


Çok soğuk bir kış günü,içimde pembe bale mayosu,çantamda patiklerim ve kurabiyelerim ve-her zamanki gibi-daha yedi yaşımda bile söyleniyorum:''Of yine solfej var!''

Küçük bir bale okulum var ve benden yaşça küçük sınıf arkadaşlarım.Her sene Royal Academy sınavı oluyorum,her sınava girişimde heyecanlanıyor,ismimi unutuyorum,titreyen ellerimle barı tutmaya çalışıyorum.

Yine bir kış günü,hep özendiğim ve çok sevdiğim öğretmenim Özlem Güzel derse giriyor,tchaikovsky veya chopin çalıyor ve işte bu tını nasıl yerleşmişse kulağıma,seneler sonra bile gitmiyor.

Saatlerce aynada yanlışlarıma bakıyorum,kimi zaman aynı hareketi beş,on kez tekrarlıyorum.Esniyoruz ve ders bitiyor.Ondan hemen sonra solfej başlıyor.

Ben solfej derslerine hiçbir zaman girmek istemiyorum ama sevgili,çok sevdiğim Sevinç öğretmen olduğu için yine bir şekilde giriyorum.

Genelde kış oldu mu,derste dahi çişim geliyor:)Tuvalet sıralarını hatırlıyorum;minik minik pembe mayolu balerinler dersten çıkmışlar tuvalette sıra beklerken bir şeylere sürekli gülüyorlar ve tabii tutmak daha da zor oluyor.

En sonunda solfej bitiyor,anneler gelmiş çocukları giydiriyorlar.Herkes hazırlanıyor,haftaya cumartesiye kadar öğretmenlere hoşçakal denip,çıkılıyor.

Yine bir cumartesi yine çok sevdiğim öğretmenlerimden bir tanesi sevgili Hande Tanver derse giriyor,esniyoruz ve ders başlıyor:''Yeşeren,ayağına bak,çocuklar dik durun,kareyi bozma'' veya ''relevé'ye kalkıyoruz,yavaşça iniyoruz'gibi sayısız fransızca ve italyanca terimlerle dersler geçiyor.Sonrası yine solfej,hazırlanma ve evlere dağılma.

Son iki sene de modern dans derleri de başlıyor.Yine çok çok sevdiğim sevgili Seda Işça'nın ilk dersini hatırlıyorum.Eyvah demiştim içimden,çünkü derste bir türlü klasik balenin verdiği disiplinden,normdan kurtulup kendimi derse verememiştim.Fakat zamanla bu ders ve Seda Işça bana çok büyük bir vizyon veriyor;hiç tanımadığım dans topluluklarını öğreniyorum,artık ayaklarıma değil,baştan itibaren tüm vücuduma aynada bakar oluyorum.

Son olarak o yıl sonu gösterileri;kuliste koşuşan tütülü minik balerinler,kıyafetler,patikler ve en sonunda sahne!Sahnede olmak çok değişik bir his.Benim için,çok değerli bir şey.Hiç kimseyi görmüyorsunuz,sadece dans ediyorsunuz ve sonunda o görmedikleriniz sizi alkışlıyor.O mutluluğun benim için tarifi olamaz.Benim için çok değerli ve orası,benim huzur bulduğum tek yerdi.Bundan sonra değişik bir şey oldu ve ne zaman bale ve dans gösterisi izlesem,bir sahne kokusu almaya başladım.Bu çoğu zaman beni ağlatabiliyor,orada olamayıp onları karşıdan izlemek,ama aynı anda onlara baktığımda her biriyle,her bir dans topluluğuyla yaptıklarının ne kadar zor ve acı şartlarda icra edildiğini bildiğimden gurur duyuyorum,işte bu da beni mutlu ediyor,gülümsüyorum.

İşte böyle geçen sekiz yıldan sonra,bir gün baleyi bırakacağımı öğreniyorum ve bırakmak zorunda kalıyorum.Ondan sonra da bir daha bir türlü başlayamıyorum.Araya bir üç sene giriyor,üç sene sonra küçük workshoplarla tekrardan dansa dönüyorum,bu sefer modern dans.

Yine klasik balenin vücuduma aşıladığı normlardan bir türlü kurtulamıyorum ama zamanla alışıyorum.Alıştıkça normları da yıkıyor ve modern dansı sevmeye başlıyorum.Üç ayrı yerde modern dans eğitimi aldıktan sonra,son olarak sevgili Evrim Akyay ve Tuğrul Savaşçı bana modern dansı en az Seda Işça kadar sevdiriyorlar,şimdilik ona da ara veriyorum.

En çok bu konuyu düşündüm,gitmeyi düşünürken,nasıl ara vereceğim yine,yine nasıl bırakacağım diye.

Ben,düşündüm de çok özlemişim;kendimi aynada ayaklarıma bakarken görmeyi,aynı hareketi on kez tekrarlamayı,fransızca terimler duymayı,sıkılarak solfej dersine girmeyi,kuliste yaşadığım heyecanı,alkış aldığımdaki sonsuz mutluluğu,minik balerin Yeşo'yu.

İşte bu yüzden çoğu zaman çok sevmeme rağmen,klasik müzik dinleyemiyor,gösterilere bilerek gitmiyorum.

Üzülüyorum,ağlıyorum,çok özlüyorum.
Tüm bu sekiz yıl boyunca yanımda olan ve beni destekleyen,büyüten sevgili;
Özlem Sucuoğlu Güzel'e,
Hande Tanver'e,
Sevinç Yıldız'a,
Modern-çağdaş dans da bana çok şey katan;
Seda Isça,Aslı Öztürk,Mihran Tomasyan ve Evrim Akyay'a
ve diğer herkese sonsuz teşekkürler.

Sunday, September 5, 2010

Severim Bilirsin

En sevdiğim yol;uçağa binmek üzere gidilen yol.
En en sevdiğim adrenalin;uçağın tribülansı,göğsünün inip inip kalkması.
En en en sevdiğim keyif;başka bir şehirde gözlerimi açmak.
En en en en sevdiğim kararsızlık;valiz hazırlamak.
En en en en en sevdiğim huzur;başka insanlar tanımak.
En en en en en en çok istediğim şey;Londra'da yaşamak,ölmek,nefes almak.
En en en en en en en son dinlediğim ses;Morrison ile Crystal Ship.
En en en en en en en en son okuduğum şiir;Kristal Denizaltı.
En en en en en en en en en son çok kırılıp parçalara ayrılan şey kalbim.
Kristal dağılınca,çöpe atmak zor gelir,çünkü değerlidir.Ama dağılmıştır,kırılmıştır bir kere,yapıştırmak istesen hangi bir parçasını yapıştırabilirsin ki?
Dünyamda yerin bir yer,bazen tebessüm ettiğim bazen suratımı astığım bir yer.

Thursday, September 2, 2010

Winter




Winter time winds blow cold the season
Fallen in love,I'm hopin to be.
Wind is so cold,is that the reason?
Keeping you warm,your hands touching me.
Come with me dance,my dear
Winter's so cold this year
You're so warm,
My wintertime love to be.
Winter time winds blue and freezin'
Comin' from northern storms in the sea
Love has been lost,is that the reason?
Trying desperately to be free
Come with me dance,my dear,
Winter's so cold,in this year.
You're so warm,
My wintertime love to be.

Romanesque


Yoksul ve yaşlı bir kadınım ben.
Cahilim,hem ne okumam ne de yazmam var.
Resmini görürüm kilisemde;
Arplarla,lavtalarla cennetin,
Ve de günahkarların yandığı cehennemin.
Biri ürkütür beni,öteki sevince boğar.


François Vilton


Wednesday, September 1, 2010

İllüzyonist


'Ortak bir şeyimiz yoktu.ben&şebek oğlan-onun sıkıcılığını paylaştım&ona verecek bir şeyim de yoktu-
&kendimi eğlendirdim'
'O,sabahtan akşama kadar kırlardan bir avuç rüzgar&uyuz artıklar&kendi içinde mutlu değil-bırak öyle kalsın&çiçeğin yağmura ihtiyacı var'
Bob Dylan

Sunday, August 29, 2010

Flutter*



İyi zamana denk geldim.Okudukça,gördükçe,duydukça dünyam o kadar genişliyor ki,diğerlerinin karınca yuvası kadar dünyaları ve olaylarının yanında.Ben büyüdüğümü gördükçe onlar daha da ufalıyorlar.
Vicdan dedikleri şey varya,düşününce şimdi yine iyi ki tokat atmadım,iyi ki alıp yerden yere vurmadım,iyi ki hiçbir kötü söz söylemedim,intikam almadım diyorum.Çünkü sölesem,atsam,alsam vicdanımın bu kadar huzurlu olmasına imkan olmazdı.Ben olmazdım çünkü.Her seferinde yolumu şaşırtacak şeylerle karşılaştım ama ne iyi,hiçbir zaman ben olmaktan çıkmadım.Ama bana dokunan yılanında vicdanıyla nefes alması çok zor.
Benim kalbimi düşürmemeye dikkat etmeliler.

*Sixteen Horsepower's song,Flutter 

Monday, August 16, 2010

Il Sogno

Il sogno...
Voi chiedete cos'é il sogno?
Dell'amore é il bisogno
E scambiarsi sensazioni
Condividere emozioni...
E come l'essersi trovati
Senza essersi cercati!
E qualcosa di reale:
Non si puo sempre spiegare
E l'unione tra cielo e stelle
E sentirsi stessa pelle
E la voglia di capirsi
La scoperta nel sentirsi
E una scelta chiaramente
Prima il cuore poi la mente.
Siamo stati fortunati
Proprio si,privileggiati
Gli altri,miseri,non sanno
Cosa poi si perderanno!
La morale in questa storia,
La sapete poi qual'é?
Dell'amore é la vittoria:
Ecco il sogno che cos'é!
A Michela Scalas

Sunday, August 15, 2010

Üzüldüm Görünce


Dante'nin infernosunda binbeşyüz gün.
Kıskançlık dolu,inat dolu,diri diri yakılıyorum,yanıyorum ve tamam, arafa geçişim için bir sebep:
Özlüyorum.
Muafım ben.
Ama görüyorum ya işte...
''Cennetle dünya arasındaki mavi ufuktayım,her gün birbirine benziyor,her gece aynı rüyayı görüyorum;kimsenin duymadığı çığlığı,kalbimin yerinden fırlayacakmışcasına atışını...''
Gerçekten çok zor.Her zamanki gibi.
Ne acı şey kar orada yağarken,bunu görememek,sanki sürekli önümden çekilen hayatı izliyor gibiyim.
Yağmur yağdığında orada yağmurla yürüyememek;sonbaharı orada görememek.
Dedikodu kazanın içinde ama en güzel sunum içinde kendime bakmak ama görememek.
O kadar yaşlanıyorum ki bir anda,bunları hissedince o kadar kopuyor ki her şey...
Keşke diyorum aşık olsaydım.Çünkü bu zaman o zaman değil,hayal ettiğin şeyin içinde realite gözlüklerinle kendini görmek bambaşka çok başka bir acı veriyor,aşık olduğuna ulaşamamaktan bile.
Dinlenmek ne demek?Uzanmak,uyumak,sessiz huzurlu bir yere gitmek...ama benim için değişti.Ben dikerken,uykularımı kaçırıp kalkıp notlar alırken,hayal ederken,çizerken dinlenir oldum artık.Böyle olması gerektiği için mi yoksa yaşadıklarımdan dolayı böyle olduğu için midir bu?Her ikisi de ve birbirinden bağımsızca her ikis de olduğu içindir.
Daha hala realiteleri görebildiğim ve görmeyi istediğim için seviniyorum.Bu tükendiğinde baştaki gibi ve işte şu cümle kadar basitleşecek her şey:
Cehennemin kendisi gibi sahne altındayız-artık-


Tehlikeli Masallar*

'Çok doğal davranıyordu,çok açık sözlüydü,gereğinden fazla dürüsttü ve her şeyin belirsiz,bütün ilişkilerin karmakarışık olduğu bu dünyada böyle dümdüz bir açıklık garip bir karmaşaya yol açıyordu.
Yüzü ise,sesinden bile daha değişkendi,yüzünün çizgilerini insanın belleğine hapsetmesine olanak yoktu,bitmemiş bir resim gibi çizgileri sürekli değişiyordu,yüzü birden büyüyüp bir kadının yüzü oluyor,sonra bir çocuğun yüzüne dönüşüyor,birden yaşlanıyor ya da bebekleşiyordu. Ürkütücü bir kadındı benim anlattığım,hem erkeklere aldırmıyor,hem de çılgınca kıskanabiliyordu;hem şefkatliydi,hem de taş gibi duyarsız olabiliyordu.Bense korkuyordum.Bir kadını daha çok sevip daha çok bağlandıkça,bir gün onu kaybedip yapayalnız kalmak korkusu büyüyordu.Kıskanmanın çaresizliğinden ve içimde yarattığı aşağılanma duygusundan kurtulmak ve bana kaçınılmaz gözüken o terk edilme gününün acısını daha baştan hafifletmek için,hayatıma kattığım kadınların sayısı artıyordu.Onun bir çocuk olmadığını,takındığı çocuksu tavırların aslında bir maske olduğunu bir tek ben biliyordum.Onun güzelliğine duyduğum hayranlıkla başlayan ilişki daha sonra kesin bir cinsel bağımlılığa dönüşmüş ve hep öyle sürmüştü.Bu saflıkla bu yalancılık nerede buluşuyordu,neredeydi ortaklıkları,benim göremediğim hangi sır onları benzer kılıyordu?Dokunulmamış bir dürüstlükle,her şeyden kuşkulanan bir yalancılık aynı şekilde hayata yabancı ve aynı şekilde vahşi olduğu için mi benzerlik çıkıyordu ortaya?Yalnızlığın böyle bir çaresizlik olarak geldiği zamanlarda insanın kendisini parçalayan yalnızlığından kurtulmasının çok zor,hatta imkansız olduğunu biliyordum,bir zaman kendini yalnızlığa bırakıp teslim olmak gerekiyordu,sonra tekrar kalabalıklar geri gelirdi.Kendisi karşımda olsa belki,bir gün içinde böylesine bir yakınlığı kuramazdık ama ses,tek başına,her şeyden bağımsız ses,insanın içine gerçek bir varlıktan daha kolay akıyordu.Yepyeni kuşkular ve burukluklarla ayrıldı yanımdan.Onun burukluğu ve kırıklığı bana yansımıştı.Onun üzüntüsünü bir ayna gibi yansıtıyordum,ama üzüntüsü karşımdan kaybolunca ayna da bomboş kalıyordu.Zaten her kadınla bir kokuyu sever ve o kokuları hep o kadınlara benzeyen kadınlarda duymak isterdim;dolgun bir kadının sürdüğü bir kokuya,ince bir kadında rastlarsam bana bir şey eğreti ve yanlışmış gibi gelirdi.Yüzünde derin bir keder vardı,duygularını bana hiç anlatmazdı,yalnızca o duyguların sonuçlarını ve tepkilerini görürdüm ben;öfkesini,sevincini,üzüntüsünü,mutluluğunu görürdüm,ama bütün o görünenlerin altında yatan duygu dalgalanmalarının ne olduğunu bilmezdim.'

Ahmet Altan

*Ahmet Altan 

All Time Love

Mutluluk neydi ve ne olacak?
 Değişik bir yola doğru ilerliyorum.Hiç hissetmediğim ama bildiğim duyguların içindeyim.Çünkü bir süredir o kadar kırılmışım ki,bana has olan duyguları hissedemiyorum.Tamamen mantığıma yoğunlaştım,yine ''kendi aklıma''güvendiğim zamanlardayım.
İşte bu aklıma güvendiğim süre içerisinde,her zaman duyduğum şeyi artık dinler oldum ve bu çok canımı yaktı.Başarısızlığımı gördüm,buna normalde,benken,bana has duyguları hissetiğim zamanlarda kırılmazken,kızmazken;bu zamanda kendime o kadar kızdım ve onlara o kadar kırıldım ki...Sanki bir şeyi başardılar ve beni bu hiçbir şeyi başaramayan çocuğun içine sürüklediler.Şu anda hissettiğim bu ama bildiğim şey ise,böyle olmadığı.Çünkü ilk defa ben onların açısından görüyorum ve ilk defa aslında onların benim açımdan hiç görmediklerini gördüm.Yazık olmuş.Bir savaş içine girdim.O hayat için savaşıyorum,şimdiden ağır ağır başladım.Sahnede olmayı çöpe attım.Kendimi dans ederken görmeyi...
İlk defa mücadele değil,savaş veriyorum.ve hislerimi kaybettiğimi düşündüm,ta ki bir an bana :'' O,bunu çok severdi acaba şimdi ne seviyor?''dedirtene kadar.İşte bu kadar yoğun ve üzgün ama inatçı günlerin içinde bana bir şey onu hatırlattı,eski zamanları.Onun yaptıklarını,sevdiklerini,giydiklerini unutmuşum sanıyordum yani en azından aklımda eskimiş fotoğraf albümleri gibiydi.Fakat bir şey bir an da beni gülümsetti.Özlemek de değişik,onu özledim mi bunu bilmiyorum.Zamanında o kadar çok özledim onu ve söyledim ki bu cümleyi,tükenmiş gibi,özleye özleye bitmiş gibi.
Gülümsediğim anda,o bana has olan duygular içerisinde ağır bir özlem,üzüntü...hissettim.Onun,o beni gülümseten şeyi sevdiğini bilsem ne olacak ki,bunu onunla hala paylaşamadıktan sonra.
İşte o noktada öyle bir kırılıyor ki insan,gülümsüyor,hatırlıyor,aramak,konuşmak istiyor bakıyor ki soyut bir duvar ama geçilemiyor.
 Dokunulmaz olmak istiyorum artık.Aramasınlar,sormasınlar,konuşmasınlar,paylaşmasınlar istiyorum.Şu anda önceden görebildiğim bir tehlikeyi başıma gelmesin diye atlatmaya çalışıyorum ve ben,o kadar yitirdim ki aile anlamını,huzur anlamını,mutluluk anlamını.

Wednesday, August 11, 2010

Nino Rota

Düşündüm,çok düşündüm üstünde.Bir şey çözülsün diye değildi belki,belki onu düşünmeyi sevdiğimdendi.Dostoyevsky'nin dediği gibi insan kurmayı sever,kurmayı,okyanuslar aşmayı,harcamayı...Bir oyuncak bebek değilim maalesef,ailemin ve dostlarımında ayrıyetten pembe gözlükleri yok.Yapabildiğimin en iyisi bu tip durumlarda,kendimi orada hayal etmek,sanki o yaşama ulaşmışcasına,kendimi değişmiş,ciddi ve mutlu görmek.
Değişmek;değişmek gerek.Deniyorum.O hayata sahip olabilmek için,o yola giderken daha değişmeye başlamak gerek.Direniyorum ve hayatımda ilk defa hiç hissetmediğim ama hep şahit olup eleştirdiğim bir duygunun içindeyim:Kıskanmak.
Böyle,bir insanın çok güzel görüyorken,kör olmak istemesi kadar suçlu,öfkeli,bir kıskançlık.Veya istemeden bir insanın sonradan kör olması kadar ağır,bir kıskançlık.Nasıl bir külfet!ve taşıyorum,ama görebiliyorum.En azından farkındayım ki can yakmıyorum.Ama...
Biraz küstüm ben.

Defterde Rastlanan

Yüzümde hüzünden gölgeler varsa,
O hüzün yüzündendir olsa olsa.
Bilmiyorum bu yaşamın çoğu yaşanmamışsa,
Yaşanmadığı okunur,şimdi,daldımsa.

Özledikçe yalnız durup-susup baktımsa,
Sorulacakken nedeni nasıl sormadımsa.

Geldiğini umudumla umudla umdumsa,
Geleceğini görüyor-biliyordum anlattımsa.

O geçip gitti ora'sına,ben görmedim,baktıysa.
Derim ki şimdi bir daha gelse de sorsa.

Sözümle,yüzümle,gözümle dedim,duysa.
Bense buramda onu bekledim oysa.

Yüzümde hüzünden gölgeler kaldıysa,
İçimde örülen duvardan düşmüştür,çatladıysa
.

Oranda-Özdemir Asaf

Monday, August 9, 2010

1950


İnsan her şeyini elinde tutamaz hiçbir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur

Louis Aragon

Saturday, August 7, 2010

Pembe


''Sometimes,im terrified of my heart;of its constant hunger for whatever it is it wants.The way it stops and starts.''*

*Edgar Allan Poe

Thursday, July 29, 2010

Son Karşılaşmanın Şarkısı*

Buzdan bir el kalbimi sıkıştırıyordu sanki
Ama rüyada yürüyor gibiydim;
Sağ elimin eldivenini
Çıkarıp sol elime giydim.

Bitmez tükenmez gibi geldiler bana,
Oysa topu topu üç taneydi basamaklar.
''Benimle öl...''diye fısıldadı
Akağaçların arasından sonbahar.

''Aldatıldım ben...Üzgünüm...
Uçarı,kötü yazgım aldattı beni...''

Son karşılaşmanın şarkısıydı bu,
Mumlar kayıtsız sarı bir ışıkla parlıyordu...

Anna Ahmatova

*Anna Ahmatova

Saturday, July 3, 2010

Seçim

''Bana,bunun orkide olduğunu söylediler.O zaman,ben,bütün çiçeklerin içinden orkideyi seçtim.Saydam bir kutunun içine koydular.Sana getirip verdim.Bütün çiçeklerin içinden orkideyi seçtim.Satıcı,hangisini vereyim dedi,en pahalısı dedim.''

Thursday, June 17, 2010

Geceleyin

Gömülmek geceye.Bazen düşüncelere dalmak için baş eğilir ya işte öyle,düpedüz gömülmüş olmak geceye.Çepçevre insanlar uyumaktadırlar.Ufak bir oyunculuk,masum bir kendini aldatış,sanki evler de uyumaktadırlar.Sağlam yataklarda,sağlam çatılar altında,döşekler üzerinde boylu boyunca uzanmış ya da büzülmüş,çarşaflar içinde yorganlar altında,gerçekte bir araya gelmişlerdir.
Ve sen uyanık durursun,nöbetçilerden birisin.Neden uyanıksın?Birinin uyumaması gerekiyor işte,birinin olması lazım.

Franz Kafka

Incipit Vita Nova*

Yaşamımda,çoğunluk insanın yaşamındaki gibi,bir özel başkalaşım noktası,bir korku,karanlık,yalnızlaşmışlık yeri,bir görelmemiş körelme ve boşluk günü var;bugünün akşamında ise,gökyüzünde yeni yıldızlar,içimizde de yeni gözler doğuyor.
O zamanlar,titreye titreye,gençlik dünyamın yıkıntıları arasında dolaşıp duruyordum,kırık düşünceler,kopuk,dağınık,düşler üstünde;neye baksam un ufak oluyor,yaşanmaz oluyordu.Yanımdan,tanımaktan utanç duyduğum dostlar gelip geçiyor;dün düşündüğüm,sanki yüzyıllıkmışcasına,hiçbir zaman benim olmamışçasına uzaklaşmış,yabancılaşmış düşünceler dönüp bana bakıyordu.Sonra her şey yıkıldı,kaydı gitti,korkunç bir boşluk,bir durgunluk sardı çevremi.Artık bana yakın hiçbir şey yoktu,ne sevgili,ne komşu;yaşamım sarsıcı bir tiksinti gibi kabardı içimde.Sanki her ölçü taşırılmış,her tat bozulmuş,her yükseklik aşılmıştı.
Özleyecek hiçbir şeyim yoktu artık,tapınacak,nefret edecek hiçbir şey.İçimde kutsal,alçalmamış,bağışlatıcı ne kaldıysa,bakışını,sesini yitirmişti.
Yalnızlığın dibini gören kim var?
Incipit vita nova.Yeni birisi oldum artık,kendi kendime bir mucize gibi geliyorum daha,hem dingin hem etkin,kabul eden ve bahşeden,belki en değerlilerini kendimin bile daha bilmediği değerlerin sahibi.

Hermann Hesse

Anche nella mia vita, come in quella della maggior parte degli uomini, esiste un punto cruciale ben preciso, un luogo di spavento, di oscurità, di confusione e solitudine, un giorno di inaudito stordimento e di vuoto, dalla cui sera spuntano nuove stelle in cielo e in noi nuovi occhi.
Allora vagai infreddolito fra le macerie del mondo della giovinezza, calpestando frammenti di pensieri e sogni stracciati, ancora pulsanti, e ciò che guardavo si disintegrava e cessava di vivere. Mi passavano davanti amici che mi vergognavo di conoscere, e pensieri elaborati solo due giorni prima mi sembravano così lontani ed estranei che pareva avessero cent'anni e non fossero mai stati miei. Ogni cosa si allontanava da me e presto fui circondato da un vuoto e da una quiete terribili. Non c'era più nulla che mi fosse vicino, nessuna persona cara o amica, e la mia vita mi venne su come una nausea sconquassante. Era come se la misura fosse colma, come se tutti gli altari fossero sconsacrati, ogni dolcezza disgustosa, ogni cosa elevata irraggiungibile. Come se ogni barlume di purezza si fosse definitivamente spento, e ogni idea di bellezza stravolta e calpestata. Non avevo più nulla per cui struggermi, nulla da offrire e nulla da odiare. Tutto ciò che di puro, sacro e conciliante vi era ancora in me aveva perso sguardo e voce. Tutti i custodi della mia vita si erano addormentati. Tutti i ponti erano interrotti, e gli orizzonti privati della profondità.

*Hermann Hesse

Boynuz

Görgüsüz kişilerin en büyük kusurlarından biri de;soluk alan her şey konusunda,durmamacasına,bir sürü boşboğazlıktan,yergiden,kara çalmadan sakınmamalarıdır,hem de hiç tanımadıkları kimseler önünde.
Bu çeşit gevezeliklerin meyvesi olan,nice olayları akla,hayale getirmek bile zor:Öyle ya,kendisini ilgilendirenler hakkında kötü şeyler söylenirken,bunu göze alan budalayı paylayacak dürüst kişiye nerede bulmalı?
Gençler eğitilirken,bu akıllıca ölçülük ilkesine yeterince yer verilmiyor;Dünyayı,adları,nitelikleri,kendileriyle birlikte yaşamak için yaratıldıkları kişilerin yakınlıklarını tanımayı yeterince öğretmiyorlar onlara;bunların yerini,akıl çağına gelindikten sonra ayaklar altında çiğnenmekten başka hiçbir şeye yaramayacak bir sürü saçmalıklarla dolduruyorlar.Hep yobazlık,sahtekarlık ya da faydasız şeyler,bir ahlak ilkesi aramayın hiçbir zaman.

M.De Sade

Yeraltından Notlar

Elbette şaka ediyorum sayın okuyucularım,şakalarımın bayat kaçtığını da bilmiyor değilim;ama söylediklerimin tümünü şaka sanmak da doğru değildir.Belki dişlerimi gıcırdata gıcırdata takılıyorum size.Baylar,ne olur,canıma okuyan bazı sorunların çözümünü verin ben de kurtulayım!
Örneğin,bir insanı köklü alışkanlıklarından kurtarmak,iradesini bilimin,sağduyunun verileriyle bağdaşacak şekilde düzenlemek istiyorsunuz.İnsanın böyle bir değişikliğe uğratılmasının yalnız olanaklı değil,aynı zamanda gerekli olduğunu nereden çıkartıyorsunuz?Hangi sebeple isteklerimizin yeni baştan düzeltilmeye muhtaç olduğunu söylüyorsunuz?Kısacası,bu düzeltmenin insana gerçekten yararlı olacağını nereden biliyorsunuz?Açık konuşalım:mantğın ve aritmetiğin sağlama bağladığı,gerçek,normal çıkarlarımıza aykırı gitmemenin bizler için tek çıkar yol,bütün insanlık için de şaşmaz bir kural olduğuna nasıl yüzde yüz inanıyorsunuz?Böyle bir şey şimdilik sizin tahmininiz olmaktan öteye geçemez.
Okuyucularım,sakın beni deli sanmayınız?İzin verirseniz size daha söyleyeceklerim var.İnsanın doğuştan yaratıcılığa,amacına bilinçle ilerlemeye,durmadan kuran bir mühendisliğe,yani nereye olursa olsun kendine yol açmaya mahkum edilmiş bir varlık olduğunu kabul ederim.Kim bilir,belki de bu yol açmaya mahkum edilişi yüzünden,insanın canı şöyle arada bir kaçamak yapmak ister.
İnsanın yaratmayı,yol açmayı sevdiği su götürmez bir gerçektir.Ama sorarım size,neden bir yandan da yıkmaya,her şeyi darmadağın etmeye bayılır?Yanıtlar mısınız bu sorumu?Bu konuda ayrıca birkaç sözüm daha var.Sakın insanoğlu hedefe ulaşmaktan,kurmakta olduğu yapıyı bitirmekten içgüdüsel bir ürküntü duyduğu için,yıkmayı,bozup dağıtmayı seviyor olmasın?
İnsanın yapıyı yakından değil de,uzaktan sevdiğni,onun için de oturmayı değil yalnızca kurmayı,sonunda da karıncalar koyunlar gibi evcil hayvanlara bırakmayı düşündüğünü yadsıyabilir miyiz?
Saygıdeğer karıncalar yapı işine karınca yuvasıyla başlayıp,hala da öyle sürdürmekle olumlu,sabırlı davranış adına büyük bir onur kazanmışlardır.Gelgeç gönüllü,tutarsız bir yaratık olan insanoğlu ise,belki de satranç oyuncuları gibi,hedefi değil,hedefe giden yolu sever.Kim bilir,belki de insanoğlunun yöneldiği tek hedef,hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır,başka bir deyişle yaşamın kendisidir.Oysa hedef;iki kere iki dörtten,bir formülden başka bir şey olamaz;iki kere iki dört ise yaşam değildir.İnsan iki kere iki dörtten en azından bir korku duymuştur.Evet,insanın tek yaptığı,iki kere iki dörtlerin peşine düşmek,okyanuslar aşmak,bu uğurda yaşamını seve seve vermektir;ama öbür yandan aradığını bulacağı için de ödü patlar.Çünkü bulursa arayacak başka bir şeyi kalmayacağını hissetmektedir.İnsanoğlu amacına doğru ilerlemeyi sever,fakat amacını elde etmeyi değil.Çok gülünç bir durum doğrusu.İnsanın yaratılıştan gülünç bir varlık olmasındadır bütün terslikler zaten.
İki kere iki dört gene de çekilmez bir şey.İki kere iki dört bana sorarsanız,küstahlıktır.İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım,ama en çok övülmeye değer bir şey varsa,o da iki kere ikinin beş etmesidir.
Peki ama nasıl oluyor da,siz,yalnız olumlu normal durumların,kısacası refahın insan çıkarlarına uygun olduğunu böylesine kendinizden emin,böbürlene böbürlene söyleyebiliyorsunuz?Mantığınızı çıkar konusunda yanıldığını hiç düşünmediniz mi?
Belki de insan yalnız refahı sevmiyor,refah kadar acılardan hoşlanıyordur.Şurası kesindir ki,bizler bazen acıyı tutkuya varan bir sevgiyle severiz.Bunu anlamak için Dünya tarihine başvurmaya gerek yok;eğer siz de bir insansanız,azıcık da olsa yaşamışsanız,kendinize danışın yeter.
Şuna iyice inandım ki,insanoğlu karışıklık çıkarmaktan,kırıp dökmekten kendini alamayacaktır.Acı duymak,anlamanın tek kaynağıdır.Her ne kadar notlarımın başında,anlamayı insanın baş belası saydığımı söyledimse de,insanın anlamayı sevdiğini biliyorum.Anlamak,iki kere ikiyle oranlanamayacak bir yüceliktedir.İki kere ikiden sonra artık yapacak bir şey de değil,tanıyacak bir şey de kalmamıştır.Olsa olsa beş duyunuzu körleştirip,düşüncelere dalarsınız o kadar.Gerçi anlama da insanı aynı sonuca götürür,yani gene yapacak işiniz kalmaz,ama hiç olmazsa kendi kendinizi döverek biraz olsun canlandırabilirsiniz.
Varıp dayandığımız sonuç:En iyisi hiçbir şey yapmamak.Bir köşeye çekilip,seyirci kalmaktan iyisi var mı?

Onun için yaşasın yeraltı!
Fyodor Dostoyevsky

Tuesday, June 15, 2010

My Very Self


''Sizi aralıklı ama derin düşünmekte olduğum şu günlerde,cümlelerinizi tekrardan kuruyorum.Tekrardan anlamaya çalışıyorum,tekrardan dinlemeye...
Savaş sevmediğim halde,ortada mücadele edilmesi gereken bir olgu varsa ve bu bir savaşı gerektiriyorsa,savaş vermeye hazır olduğumu bilirdiniz.
Halen daha nedenini bilemediğim bir sebepten;vapurla geçerken,iki yakayı düşünüyorum,iki yakada iki insan düşünüyorum.Hem varlar hem yoklar gibi.Bir gün eski yüzlerini görüyorum,bir gün şimdiki hallerini.Gördüğüm anda gülümsüyorum.Hatırlıyorum;
Bir gün bir sokakta bir oğlan ağladı,bir gün de karşılıklı ağladılar.
Aynalarla barışık olmayan ve barışık olan iki insan.
Çok kavga etmez miydi,aynaya geçip,kendine bakıp?
Kimi zaman suratını beğenmez,başka bir ifadeyle çıkardı dışarıya.Yıktı sonra,bakar oldu ama halen bitmeyen,bitmek bilmeyen o sancısı...Öfkeyle bakar,birçok şeye izin vermezdi.
Gölge,gölgeleri vardı.
Değiştik,yorulduk,yoruldunuz ve nerdesiniz halen bilmemekteyim.
Son olarak şunu itiraf etmeliyim ki sizi özlüyorum.''

Monday, June 14, 2010

Nehir Kenarında Aşk

My dearest lady;
I cry your mercy,pity,love
Merciful love that tantalizes not;
One thoughted,never wandering,guileless love;
Unmasked and being seen,without a blot.
Let me have thee whole,all,all be mine.
That shape,that fairness,that sweet minor zest of love
Your kiss,those hands,those eyes divine,
That warm,white,lucent...
Yourself,your soul in pity give me all.
Lifes purposes the palate of my mind
Losing it's gust and my ambition blind.

Pillow d'upon my fair love's ripening breast,
To feel forever it's soft fall and swell,
Awake forever in a sweet unrest,
Still,still to hear her tender taken breath,
And so live ever or else swoon to death.

A thing of beauty is a joy for ever:
It's loveliness increases;it will never
Pass into nothingness;but still will keep
A bower quiet for us and a sleep
Full of sweet dreams,and health,and quiet breathing.

J.Keats

Sunday, June 13, 2010

Şair

Bilirim nerede kırıldın şair;
İstanbul deyince aklıma bir martı gelir,
Yarısı gümüş yarısı köpük.
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir,
Bir varmış bir yokmuş*,şair.

Rüyalarımı canımın istediği yerinden açıp,
İstediğim zaman kapatarak
Bir turna sürüsü gibi süzülüp,
Giden içimin peşine takılarak uyumak.

Sarı gül kokan göklerin ortasına boylu boyunca uzanıp,
Göz kapaklarımın arkasında kalan,
Masmavi bir gök parçasını,
Başımın içindeki karanlığa damlatarak uyumak.*

Acımak lazımdı geç kaldık,
Gözyaşlarımızla sadece sinema koltuklarını ve
Yastıklarımızı ıslattık.
Acımak lazımdı acıyamadık.
Çatlar mıydı bu yürek kahrından,kıyamadık*.

Yalnızlığın kadarsın şair,
Yalnızlığın mis kokmalı.
Karanlığın kadar konuş şair.

*Bedri Rahmi Eyüboğlu