Saturday, January 31, 2015

Düşlemin Basamakları

 İşin en kötüsü de ne olacak biliyor musunuz?
Eylül'de, Milano'da, yalnız olacağım. Herkes gitmiş olacak, yıllarımı geçirdiğim herkes.
Bir de üstüne üstlük Eylül'de.
Eylül'ü geçirirsem,
Ekim'e alışmaya çalırsam,
Kasım'a alışırsam,
Aralık'a artık hazırsam,
Kış geçer belki, o insanlar da, yıllar da geçer.
Lakin Eylül'de tüm hafızayı, yılları, zamanı, tenleri, sesleri, elleri silmek en iyisi olur.
Eylül'de, Eylül'ü hem geçirmeli, hem ona alışmaya çalışmalı hem ona alışmalı hem ona hazır olmalıyrım.
Belki de, Ağustos'ta başlamalı her şeye.
Yani Eylül'de ölüm gibi bir şey olmalı ama kimse ölmemeli, en çok da ben.
Ağustos'ta başlamalı her şeye.


Yarın günlerden ağustos böceği
Sen hep önden git
Gözlerindeki bilinmezlikler gibi.

Sen süreksizliğin imgesi
Sen arkada kal
Cam, kaya, put, masal öncesi.

Yarın günlerden taşkınlığımızın yüreği
Sen benimle ol
Boşluğun kuşlarla hafiflemesi.

Serçe balkonunun sevinci
Sen hep önden git
Tanıdık bakış dudağının ucundaki.

Yarın günlerden yorgunluk çiftliği
Sen arkada kal
Kaderimin lodos böceği.

Yüreğimin daha az karanlık güneşi
Sen benimle ol
Uçurdum gözlerindeki çiçeği.

9 Eylül 2014. İlk kayıt.

Friday, January 30, 2015

 Dön ve bir ahmak gibi yaşa, ne dersin?

Senfonik Şiir II

Çünkü sabahın tam ortasında, boğazımı düğümlediysem
                                                 yutkunduysam
                                                 yağmur yollanacağı belliydi.

Milanonun ilk karı düştü.
Cemre'yi kutlamam.
Kış geçiyor. Kocaman kocaman üzülüyorum.
Kışlar hiç geçmesin istiyorum, düşkünlüğüm var.
Bugün onca şeye rağmen, sade, kış diye, iyiyim.

...
Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!"
Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Wednesday, January 28, 2015

Akşamüstü Düşüngüsü



Ölebilirim bu genç yaşımda, 
En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim. 
Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda, 
Sevgilim, 
Seni bir akşam-üstü düşündürebilirim.
*
Her insanın bir öyküsü vardır, ama her insanın bir şiiri yoktur.
*
Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan…
Dışından anlaşılmaz.

Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan…
Paylaşılmaz.

Bir düşün’de beni sana ayıran
Yalnızlık
Paylaşılsa yalnızlık olmaz
*
Gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye
Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
Anılarından kale yapıp sığınsa bile
Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.
*
Bir kelimeye
Bin anlam yüklediğim zaman
Sana sesleneceğim.
*
Kimseden ön saygı beklemeyeceksin.
Sen saygı duyurusu vermedikten sonra zorla nasıl alabilirsin?
Ve hiç kimseye ön saygı beslemeyeceksin.
Senden senin saygını alacak değerde kişi, sen vermek istemesen de alır
Ya da sana kendi saygısını verir.
Bu daha iyi değil mi?
Hem senin için,hem de onun...
*
Söylediklerini örtebildiğin kadar ört
Yalnız dolambaçlı konuşma,yüzüme karşı konuş,
İçine doğru değil.
Susacaksan, istediğin kadar sus
Yalnız kendine doğru susuk durma.
Bana doğru susuk dur.
Dolambaçlı konuşursan, emici susmalarla durursan,
Ben senin gözlerinin dışından içine inerim ama sen,
Sen de benim gözlerimin içinden dışarıya düşersin sonra.
*
Hepsinin gelmesini bekleme
Bir kişi gelmeyecek.
Sen alışmayasın diye
Korkmayasın diye
Düşünesin diye.
Kendine yetmen için
Herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
Sen kaçmayasın diye.
Gelenler gitmeyecekmiş gibi
Doğumlarda ölümlerde duyasın diye..
Bildiğini bildirmek için
Bilmemeyi öğrenmelisin
Tam kalasın diye.
Hepsinin gelmesini bekleme
Sen var olasın diye
Bir kişi gelmeyecek
Sen bir olasın diye.
*
Damla kendini tamamlayınca damlar
Günlerin gecelere bağlanışında bir,
Gecelerin günlere uzanışında iki,
Birikmemi tamamlanmaktan koruyorum şöyle ki:
Önce bir şeyler yitiriyorum, somut şeyler;
Çakmak, tarak, kalem, çanta, saat, para gibi
Önemsiz şeyler.
Alışkanlığım tükenmiyor,
Biriktirmeyi sürdürüyorum gene,
Usanmıyorum.
Biçimler, renkler, şişeler eskiler.
Unuttuklarımı saymıyorum çünkü unutmuyorum.
Azala azala yitmekten,
Bir de bütünlenmekten ötede
Hüzünlü bir gecikme içine dalıyorum
Yalnız başıma
Özel yoluma sapıyorum, seziyorum,
Birileri özenle bana bakıyor.
Uykum kaçıyor, ne iyi diyorum,
Somut şeyler karışıyor yaşantıma.
Elimi kesiyorum, kan akıyor,
Gizliden gizliye seviniyorum.
Öyle yalanlar saklanıyor ki gözlerime
Canım acıyor,
Deliriyorum;
Seviyorum neden sonra anlıyorlar
Acı acı seviniyorum.
Gözüme ilişiyor, kulağıma ilişiyor,
Görmemezliğe geliyorum,
Duymamazlığa geliyorum,
Düşünmüyorum, öteye itiyorum
Damlamıyorum.
*

Tuesday, January 27, 2015

L'eclissi

 Her şeyi hızlıca silmeye başladım, unutkanlıklarım çoğaldı.
Ya da, bilincim kendi kuş yuvasınca, beni koruyup unutmuşum gibi mi yapıyor?

Monday, January 26, 2015

Il Cielo Ti Cerca*

'E si rende contro dell'immenso potere della suggestione nelle nostre vite, 
imparando che dobbiamo essere noi a dare forma alla realtà, e non la realtà,
 con le sue illusioni e i suoi inganni,
 a plasmare i nostri sogni e impedirci di viverli davvero.'

Il peso di un pensiero è ciò che resta ancora da pensare. E tale peso non si mostra che attraverso "tocchi, abbozzi, profili sottratti, calchi perduti". In questi saggi Nancy ci porta a sperimentare la caduta del pensiero verso un centro di gravità mai raggiunto, ma sempre prossimo, a venire. E quindi, da qui, ci invita a ripensare il senso del mondo, del corpo, dell'esistenza, affrontando e riconoscendo tutti i fondamentalismi e tutte le follie identitarie. Il gesto filosofico di Nancy vuole essere quello della messa in opera di una "resistenza" pesante del pensiero che sia capace di mettere fuori gioco ogni volontà di rappresentazione, ogni logica del fondamento, ogni hybris metafisica "misurando il quotidiano" dell'esistenza. Tutto questo comporta una riflessione radicale sulla nostra provenienza e sulla nostra traiettoria, insomma su ciò che vogliamo essere: "né luoghi, né cieli, né dei: smantellamento e decostruzione degli spazi chiusi, dei recinti, delle chiusure".

  Geldi yine oturdu karşıma..
Bugün kafası pek dalgın. Gördüm, ayakları bir dondurmacıya gitti bir bana geldi, bir adım oraya doğru attı bir adım bana doğru, sonunda durdu, sakinledi ve oturdu karşıma. Bugün kafasında ne olduğunu tahmin etmek her zamankinden daha zor, her geçen gün de daha zorlaşıyor, zorlaştırıyor.
Ne var bugün aklında acaba? Bir şey var ama sesi çıkmıyor.

Beyin görüntüleme yöntemleri:
 Yapısal görüntüleme beyindeki tümör ve yabancı dokuları; beynin hangi anda ne yaptığını ise işlevsel görüntüleme ile, fonksiyonel görüntüleme beynin aktif noktalarında mesela,bir işle uğraşırken, bir şey üstünde düşünürken, bilişsel bir olgu içindeyken, beynin bazı noktalarının daha aktif olduğunu-yani beynin o merkezlerinin daha aktif olarak, o noktalarda daha çok kan akışı ve oksijen oranının olması- ise fonksiyonel görüntüleme ile yapıyorlar.
...



Sunday, January 25, 2015

Video, Fotoğraf ve, yani, An Üzerine

 Onların sesleri var. Kayıtlı sesleri. Bana seslenişleri var.
Görüntüleri, suretleri var. Bana gülüşleri, bakışları var.
Bunların elde, avuçta kayıtlı olması ne tuhaf şey aslında. ve de kaydetmeye devam ediyor oluşuma ne söylesem bilemiyorum.
ve onlara, videodan, fotoğraftan bakışımda; onların seslerini video da duyuşumda, suratıma oturan değişik bir tebessüm var, bana yabancı ama benden biri gibi, zaman var ama sanki ilerleyen bir olgudan çok, duran bir olgu gibi.
Aslında unutmadığım ama şaşırdığım, daldığım, unutmaya-yani, belki zamana-bıraktığım bu sesler; sonra bir gün, karşıma bir büste bakarken çıkıveriyorlar veya denize dalakalmışken. Bazen hatırlamıyorum dedim ya, bazen hiç hatırlamıyorum neyi düşündüğümü, onların çıkageliş anları ve benimle oluşlarını...bu yüzden yapacaklarımı değil, düşüneceklerimi yazıp dururum genelde. Bu yüzden  kağıt çöplerimden bahsetmek istemem pek.
En çok da Emirgan'da, Karaköy'de ve Kadıköy'den Beşiktaşa kalkan vapurda unutmaya yüz tuttururum bu sesleri, suretleri. Mavi anlatıyor ne olup bittiğini. Aslında hiç istemem, unutmak kelimesi gelsin düşünceme dalsın ama bir bakarsınız ki, denize karşı oturmuş olurum. Oturmak için, bakmak için otururum. Ama sonra, dalakalırım. ve de dalmışken, ne düşündüğümü hiç bilmem. Vapur kaçırırım. Hiçbir şeyi kontrol edemem. Zamanı, kol saatlerimi takmadığım ve onarmadığım gibi, kullanmam. Karşımda Boğaz. Karşımda, artık benimle, benden biri olmayan insanların sesleri, suretleri, elleri, bakışları, kelimeleri. Yani, bunlar gelmez aklıma işte, gelmez dalakalmışlığımda.
Bir kere yazayım dedim, ne geçiyorsa, her bir sözcüğü, virgülü, es i yazayım..Yazacak bir şey bulamadım. Düşünmeyi düşünmüş oluyorum, belki de. Bu yüzden Sait Faik'i çok severim, beni anlar. Ben de onu anlarım.
Tek bir ses duymak için otururum belki de saatlerce o mavinin karşısına. Denizin martılı sesi.
Bazen de dağların tepelerinde, dağlara karşı unutmaya yüz tutturmuş olurum bu sesleri. Bir bakarsınız ki, dağın tepesine çıkmış, öylece kalmış olurum. Dağ tepelerinde insanlar zafer gibi bir duygu; gökyüzüne yakın ve dünyanın hakimi olduklarını hissederler. Bağırırlar genelde. Tiroid kanseri olmamak için, doktorlar ve Firuzan teyzeler de, bağırmanın iyi geldiğini söylüyorlar.
Beş kere dağ tepelerine çıktım. Beşinde de bağırmadım. Geldiği oldu içimden, ama yine dalakaldım. Hep böyle oluyor işte. Maviyle de böyle oluyor. Milano da Manzoni büstüyleyken de.
Böyle olmuş olunca hiç inanasım gelmiyor o gün, orada var olmuş olduklarına. Otonom gözlerimin doluşuna veya o tuhaf tebessümüme inanasım gelmiyor hiç ve bugün, durduruyorum ben de, kayıtları, çoğalan insanların/ımın kayıtlarını. Bir gün, onlar da olmayacaklar. Sonra ben suretlerini görecek, seslerini duyacağım. Sonra beni yine bir maviye dalmışken bulacağım. Bir büstle karşı karşıya, ne yaptığını, ne düşündüğünü bilmezken bulacağım.
Evet, doğrusu, tüm bu dalmışlıklarımda; yarın bankanın veya postanenin saat kaçta açıldığını hatırlamak, zeytinyağı almadığımı hatırlamak falan isterdim. Bu tip şeyleri zaten hiç hatırlamıyor, düşünmüyorum. Bu yüzden kağıt çöplerimden bahsetmek istemem pek.
 Odamın yeşilliği var 1999 videolarından birinde. Küçükken yeşili ne çok sevdiğimin izleri var. İnsanları gözlemleyişim var bale resitalimden önce ve düşünceliliğim var. Okul müdürünün kişisel gelişim kitaplarının sahip olduğu cümleleri var. Okulumun marşını söyleyişim var. Birinci sınıf arkadaşlarımla söylediğim şarkılar var. Bugün, birinci sınıf arkadaşlarımla buluştuğum zaman, o zamanın var olduğuna inanmak zor. Fakat onlar var olmaya devam ediyor, var oldurmaya devam ettiriyoruz birbirimizi. Bu da ayrı bir dalakalmışlık ya.
İlk bale sınıfım var. Bir mekanın sureti var yani. Hiperaktifliğim var. Kayıtlı bu görüntüye bakınca, kişinin kendini orada bulabilmesi ne tür bir dalakalma anı? Nasıl oluyor bu?
Babamın NuriBilge'liği var, babamın doğası var. Babamın sayesinde benim de sahip olduğum bu kaydetme isteği var.
 Birden aklıma geliyor sonra tam videoyu kapatmışken, düşüncemin düşünde, düşüncesinde bu cümleler:

 Siz, saatleri yaşadınız. Zamantaşlarını. Niceldir saatler. Adsızsırlar. Renklerini, kokularını kişiselliklerden alırlar. Aylar birbirinin içinden yürüyebilir. Ağustosta bile Marta gönderme vardır. Yine de gönderme mevsim mantığıyla sınırlıdır.Günlerse bambaşka. Bir günün öbürünün önüne geçmesine izin yok. Günün gizi hem kişiselliğimizde, hem de onun kendi kişiselliğinde. Siz, saatleri yaşadınız. Henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. Tanığınızım. Aylar ayları açıklıyor. Saatler saatleri kum saatiyle açıklayabiliyor.
Sürgündük. Göçebeliğin elverişli yanlarını da yitirmiş gibiydik. Yanınızda göçmen olduk. Bir yerleşmişlik duygusu ki, hırkamız yazlık sinemada iliklenir. Güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu. Gerçek neydi biliyor musunuz: Her şey. Yüz yıl sonra bu gün yaşayan hiçbir anne, hiçbir sevgili, hiçbir bebek, hiçbir bıldırcın, hiçbir balina, hiçbir örümcek, hiçbir aslan, hiçbir ceylan, hiçbir yılan var olmayacak. Ayrı bir kardeşlik kanıtı değil mi bu? Hayat kanıtı. Birbirimizin her yönden çağdaşıyız.*

*Cemal Süreya





Pandora ve Meşe

Ne bileyim ben...
Üzümlerim falan olsun istiyorum.
Bu kadar aslında. Ama bunu dünyaya, insana, varlık oluşumuza açıklamak, anlatmak; bunu dünyada, gerçekleştirmek zor.
Hadi dünyanın ve yaşamanın hatrına biraz betimleyecek olursam da, o üzümleri toplamaya gideyim, yorulup, üzüm bağında tatlı tatlı kestireyim istiyorum.
İtalya, hadi bana gel, üzüm bağlarınla.
Tüm kazı kazanlar adına...

Nasce in un area che, dal mare dolcemente risalendo le fiumare, si estende sulle ondulate colline, sospese nell'azzurro del cielo e baciate dal sole, raccogliendo i colori di una sapiente sincronia.


Saturday, January 24, 2015

Başımızın Üstünde Bir Bulutun*

 Yalnızlaşacağım Milano için en iyi hazırlık, akşamın geceye vuran saatlerinde, kimsesiz meydanlardan, sokaklardan geçmektir.
Milano böyle olduğu zaman; evsizlerinin köşelerde kenarlarda, çadırlarıyla çadırları olmadan uyumaları, kıvrılmaları; Scala'nın önündeki meydana vuran aksi, ağaçların kupkuru dalları, evlerin az yanan ışıkları, kimsesiz meydanlar, sessiz sokaklar, boş ana caddeler; kapanmış restaurantlar, barlar..
Milano işte böyle olduğu zaman ben onu seviyorum.
İnsanın öldüğü günü bilmemesi, ne büyük haksızlık.

Kendimi Sana Bir 'İç' Deniz Diye Tanıttım*

Aldım otuz beş yaşımı, o canım ağzını, sana geldim
Bir pencerede bir kadın yavaş yavaş soyunuyordu, bakmadım
Dünyalar değişti gerimde, gerimde güneşler, çocuk gözleri
Bir pazar alıp kırlara çıkardığım yalnızlığım.
Kalktık aşağı odalara indik, göğe yakın oturduk
Bir yer evrende ille düşecekti duyacaktık
O gün o gece o sabah öyle hep bekledik durduk.

Ellerin aklıma geldi de kalktım sana geldim
Bütün gece öptüğüm yerlerin bin yıllık yalnızlığımdı
Bir doldu bir boşaldı yukarı odalar, yörede çocuklar uyandı
Kirli bir ses bir su aktı durdu gecede, duyduk
Bir adam ne kadar sıkıldı ki uzun uzun kahve ısmarladı.
Böyle hep yangınlar, açlıklardı alan göğümüzü
Anladık aşkımızdı daha bin yıl yaşayacak başka değil.
...

'Suyun kalabılığıyla yaşadım her yerde
Su umudu bilmiyor. '

Friday, January 23, 2015

Çocuk Eğitimi Üzerine Postcards From Italy

 Ne sen böyle bir uyku görmüşsündür, ne ben gördüm şu yaşıma kadar. Sonra da kalkmış koskoca endokrinoloji profesörü bir şeyin yok diyor...bunu bilim bana açıklamayacak da ne açıklayacak?
Bunlar sadece üzüntü, kederlenme, sono solo i dispiaceri deyip geçelim mi yani? Bana bu yaşımda bedenim lazım ve ben uyuyorum, ben uykudan başka bir şeye öyle çok ihtiyaç duymuyorum. Bir de evden başka. Bir de..
 Paragrafa ne bağlacı ile başlanmaz.
 Akşamları kahve içilmez.
 Akşamları düşünülmez.
 Çok tatlı yenmez.
 Çok tuzlu yenmez.
 Gece geç saatte arabesk dinleyip, senaryo yazılmaz.
 Sevecekmiş gibi olanlara gönül verilmez.
 Gidecek olana alışılmaz.
 Hiç kimseye mi alışılmaz(?)
 Ölümlü dünya...da yaşanmaz.
 Yatakta bin kere dönülmez.
 Sandalyeden, yerden hızlı kalkılmaz.
 Bir şeyi kaldırırken, belden eğilinmez.
 Saçlar ıslak yatılmaz.
 Ev ev üstüne, tatlı tatlı üstüne olmaz.
 ...
 Çocuk böyle büyütülmez efendi

Tuesday, January 20, 2015

Bulut II

 Öyle korkutucu ki seksen, doksan yaşları
Öyle korkutucu ki sevdiğim, saygı duyduğum ve değer verdiğim insanlarım için
Aklıma anneannem ve babaannem geliyor ve yoklukları
Ölümü evcilleştireli ne kadar oluyor?
Neden bir gerçeğe inandırılıyoruz, bir hayata?

Geçen sene, Piazza della Scala-Scala meydanında Claudio Abbado'yu böyle anmıştık. Bu kalabalığın içinde olmak, ölüm hatırına dahi olsa, güzeldi. Sanki değer, sözlük anlamından çıkmış, bir meydana, insanların yüzüne, bir şehre Milano'ya yayılmış, onlarla bütünleşmişti.

Claudio Abbado
 ♡

Sunday, January 18, 2015

Her yer Karaköy olmuş bu ne romalı kardeşlerim?
Bu kadar ellemeyin arkadaşlar, sıçmık olacak.
 Bir gidenin acısını az duymak için, bir başkasının gidenine duyduğu acıyı dinlemek, onun acısını görmek, dinlemek...
Bana getirilmeyen çaylar, poğaçalar ve söylenmeyen: üzülme yavrumlarla, her gidişin bir dönüşü olurlarla, bir başkasını dinlemek, bu gidişi daha kolaylaştırır. mı?


Türkü II


Bu pazar sabahı en sevdiğim türkülerin pazarı olsun.

https://www.youtube.com/watch?v=DT2uognyhT0

Aşkın Gözyaşları ya da Rapunzel ile Avare*

Yeni bir proje üzerinde düşünürken, düşünmüşlüğümü unutmuşken, spontane oluşan bu enstantanelere:

 'sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
-haydi iç de çay koyayım.'

https://www.youtube.com/watch?v=hdzXnQIE5VM
https://www.youtube.com/watch?v=PO3seaM5QIQ
https://www.youtube.com/watch?v=Xuo_d86Yfbo
https://www.youtube.com/watch?v=9tV5TtkQAh8
https://www.youtube.com/watch?v=dKxWQ9s3Aek

Thursday, January 15, 2015

Sana Dün Bir Tepeden Baktım*

Koskoca boğazın önümde olduğu bir otel odasında, neden yatağımın önünde televizyon vardı ki?
ve de
Yatağın konumu neden boğaza paralel uzanıyordu ki?
Oysa böyle olmamalı, böyle olmamalı ne mimari ne koreografi ne fotoğraf,
Sabah bir maviye uyanmalıyım.
Çok korkuyorum,
Böyle bir yerde yaşayamamaktan..
ve
Çok korkuyorum,
Otel odalarından.




Un Giorno Me Ne Andro Senza Aver Detto Tutto


Korku işlevsel bir duygu olarak;
Yani uçurumun kenarında iken korkuyu hissetmek gayet doğal ve sağlıklı bir duygudur.
Kaygı ise; nesnesi ve süreci belli olmayan bir duygu olarak, irrasyoneldir.

 Milano yağmurlu olduğu zaman, kendisi ile özdeşleşiyor ve ben onu, yağmurlu havada daha çok seviyorum çünkü, yalana, hileye, dalavereye yer vermemiş oluyor. Buradaki insanlar, binalar, meydanlar, parklar...hepsi yağmurlu. Milano'da güneş açtığı zaman; insanlar kendilerini, meydanlar meydanları, binalar binaların grisini, ağırlığını kandırmış oluyorlar.
Ben de yağmurlu'lukla özdeşleşen bir varlığım; insanım, ağacım, denizim, rüzgarım ve bir ateş değilim. Benim yağmurluluğum başka yerden, Milano gibi değil, Milano'nun kendini özdeşleştirdiği gibi değil.
Kendi kendine konuşan insanlar, durakta tramvayı beklerken durağa gelip iyi akşamlar diyen bayan, milano yağmurları, evlerine çekilen, sıcak sarımsı-turuncu ışıkta evlerinde olan insanlar; tramvaydaki, sokaktaki yalnız insanlar, otobüse; tramvaya binen ve gecenin en karanlığına kadar inmeyen yaşlı kimsesiz-belki-insanlar...
 Geçen akşam, Fedele meydanında, Alessandro Manzoni büstü ile karşı karşıya geldik. Kararsızlığım, düşünceliliğim bu şehirde, meydanlara, binaların ön cephelerine, parklara vuruyor. Bir iki dakika duruyorum, ayaklarım otonom olarak duruyor, bir durup tartıyorum. Bazen neyi tarttığımı, düşündüğümü unutuyorum. Bunu ilk fark ettiğimde, çok korkmuştum.
 Yalnız yemek yediğim akşamlarda, Nevizade Akdeniz'de onun beni bir başıma bırakıp gidişi aklıma geliyor, bana git deyişi aklıma geliyor, babamın kardeşlerimle oturduğu sofralar geliyor. Yalnızlaşmıyorum. Bazen de yalnızlaşıyorum ve korkumdan, ayaklarım yönlerini, suratımdaki çizgiler hangi duyguyu ifade edeceklerini şaşırıyorlar. Sonra, duraksadığımda, bir büst ile konuşurken, unutmazsam eğer, bunun bir yerde, daha doğru olduğunu düşünüyorum; kendimi sonsuz beraberliğe alıştırmaktansa, bir gün herkesin gidebileceği, bir gün hiç kimsenin olmayacağını düşünmek ve böyle yaşamak daha doğru geliyor.
Bir savaş verdiğimi hissediyorum. Bu iki düşünce ve duygu arasında bir doğru, bir savunma için savaşıyorum.
ve
Milano bu tip duygu durumları hiç atlamadan, bana yardımcı oluyor, sessizliği, kimsesizliği, suratsızlığı ile.
ve
ben gidip, dondurma alıyorum, uçuşan perdelere bakıyorum, ağaç yapraklarının rengini inceliyorum.
ama yine de, Milano'yu avucumun içine alıyorum, kendimden de koruyorum biraz. Onu seviyor muyum, bilmem..ama onu kaybedeceğim günü düşündüğüm zaman, ona olan sevgimi düşünmek, oluşturmak daha kolay oluyor. Bazen de bu şehri yaşadığım, birlikteliklerle bu şehri paylaştığım zamanlarda da, ona olan sevgim hep askıda durup, uçuşup duruyor. Yine de insan, onu bırakıp gitmekten, bir gün, üzüntü duyuyor. Henüz bırakmadan, bırakmamışken.
ve
hikaye ve imgelerle yaşamak, yaşadığımı bana anlatmış oluyor.

Wednesday, January 14, 2015

Milanodayız diye rakı içip, kadehleri sokaklara atmayacağımı kim söyledi efendim?

Kim söylemiş beni 
Süheyla'ya vurulmuşum diye? 
Kim görmüş, ama kim, 
Eleni'yi öptügümü, 
Yüksekkaldırımda, güpegündüz? 
Melahat'ı almışım da sonra 
Alemdar'a gitmişim, öyle mi? 
Onu sonra anlatırım, fakat 
Kimin bacagini sıkmışım tramvayda? 
Güya bir de Galata'ya dadanmışız; 
Kafaları çekip çekip 
Orada alıyormuşuz soluğu; 
Geç bunları, anam babam, geç; 
Geç bunları bir kalem; 
Bilirim ben yaptığımı. 
Ya o, Mualla'yı sandala atıp, 
Ruhumda hicranını söyletme hikayesi? 



Tuesday, January 13, 2015

Il Mare Vasta Che Parla*

Moby Dick non è un romanzo di avventure marinaresche.
Tra le pagine non è rintracciabile una sola descrizione del paesaggio.
Vi sono descritte manovre, pratiche di navigazione e istruzioni di caccia per orientarsi verso un mare che non si vede, che si nasconde, che non si respira: un’iridescenza rarefatta che permane come una nostalgia che non bagna più i piedi.
Non c’è vento, non ci sono orizzonti sconfinati da contemplare. Solo lo spazio per una discesa dentro il bianco.
Volersi spingere a vedere la Balena significa sporgersi oltre il crepaccio di questa mancanza: provando ad attraversarla, dilatandone le maglie e scoprendo che, in quella sottrazione, resta l’eco di isole remote, sommerse e cancellate da ogni mappa. Immagini che ci rapiscono e ci portano via, in un mondo dai contorni liquidi. Come il sonno, che ci cade addosso e ci fa cadere in lui.
Chiedere alla memoria di riaffiorare da questa assenza significa farsi architetti della memoria stessa: ridefinirne le planimetrie, calcolarne la topografia e unirne i punti in una balistica che restituisca tridimensionalità alla scena di un sogno.

Günlerin Köpüğü*

 Bu kadar bir üzgünlük yaşadığım zaman, çok su içiyorum.
Duygusal olarak bu, içimde bir şeylerin yanmasına bağlansa da; fizyolojik, bilimsel, patolojik, genetik ve psiko-sosyolojik ve de psikolojik açıdan da birkaç şeye bağlanabilir, belki. Biz insanlar, anlam yüklemek için elimizden geleni yapıyoruz, bu yüzden bunların eğitimlerini bile alanlar var.
Benim bu konularda anlam yüklemek için yeterince bilgim, birikimim, becerim yok. Elbette okuyorum ama anlam yüklemenin aksine, bundan kaçmak için, sade olabilmek için.
Duygusal açıdan da bir bilgim yok, öyle olsaydı buna inanırdım. İçimde bir şeyin yandığına inanırdım.
Bu mecaz anlama inanırdım, gerçek sanırdım. Bu anlamı çıkarsaydım, her yıl her ay bunu nüks ettirecek bir becerim de olurdu.  
Psikoloji mi bunların başını çeker, fizyoloji mi, patoloji mi bilemiyorum. Hangisi nasıl bu durumu çözer, bunu araştırıyorum ama araştırırken, üzülmeye devam ediyorum; bir ders notu, bir evrak...gibi değil, belli bir zaman çalışıp, araştırıp masada bir köşeye bırakıp, ertesi sabah bakılacak. Bakıp bakıp durabiliyorsun.
Dertli ediyor insanı, dertli.
 Vazgeçtiğim şeyden tekrar vazgeçmekte, vazgeçmek zorunda olduğum, şu çok su içtiğim günler, bir yerde Milano'nun gözlerini, ellerini bana tekrar kazandırdı. Dalıp unuttuğum olmuş, nedeni, kimi, nasılı, neredeyi. Evde hiçbir şeyin yeri değişmemiş, tuzluk bile aynı yerinde sadece biraz eskimişler.
Şu günlerde, onu, saatlerin arasına koyup, bölüp duruyorum, saniyelerin ve dakikaların arasına, en uzun geceye, en uzun gündüze.
Sevsin diyorum, bugün başkasını sevsin. Ben bugün başkasına alışayım ve onun tam gideceği gün, en mutlu olduğum şeyi yapayım ki, onun ayrılışını-yola çıkışı-gidişini bir saniyeye bile koymayayım.
Daha çabuk olur her şey, daha çabuk.
Mutluluğun süresini uzatayım, ben de , bir yola çıkayım onun tam yola çıktığı anda. Dalayım, hatırlamayayım tuzluğu nereye bıraktığımı tuzluğun nerede olduğunu.
Beni saat üçte mutlu olmaya alıştırmadan gitsin.
Geçsin işte, geçsin.
 Aşk üzerine  nesir gibi duruyor bu yazdıklarım. Bu anlam çıkıyor.
Aşk değil ama, nükseden başka bir şeyin varlığı söz konusu.
Ben henüz ölümü anlamamışım, değer verdiğim, sevdiğim, yanımda olmasını istediğim ve yanlarında, yanı başlarında-uzakta olup kafamı göğüslerine yasladığım kadar yanı başlarında-olmak istediğim insanlar gidip duruyorlar. Kopuyorlar. Ayrılıyor, yola çıkıyorlar. Sonra kendilerine çerçevelerde yer ediniyorlar, bazen de öyle acıyor ki edinmiyorlar. Bunu anlayamıyorum. Anlamak için, okuyorum, inceliyorum, hissediyorum ama yine anlayamıyorum; psikolojisini, fizyolojisini, patolojisini, genetiğini.


Monday, January 12, 2015

Çiçek Senfonisi* ve Yanflüt

 Anılarımın olmasını istediğim bir şehirde, artık, hiçbir anımın olmasını istemiyor ve olanları da ne yapacağımı düşünüyorum.
Bu kararı almış olmak; benim için, bir yerden başlamak demek, bulut bir yerden ve temel bir yere dokunmak demek.
Küçük prens soruları sorup ağlayasım geliyor işte.

Sunday, January 11, 2015

'düş içime uyu ve sonsuz büyü
unut renkleri ve şekilleri
hepi ve hiçi '

 Sanki şu an şunları yazıyorken, Kabataş'ta oturuyor, Üsküdar-Kabataş vapurlarının yanaşmalarını izliyor, seslerini duyuyorum.
Pazar günleri bu takım hissiyatlar, bakmayın, iyi geliyor.
Uykumun olup, kafamın dolu olduğu zamanlarda da, uyuyabilmek için hep dilimde aynı dizeler:
düş içime uyu ve sonsuz büyü...
İşe yarıyor, sabah bulut gibi kalkıyorum.

Bugünler de, bir dede gördüm, kendi alışverişini kendisi yapan veya kendi gibi yaşlı eşini evden çıkartmayıp ev alışverişini yapan. Yaşlı bir insan gördüğüm zaman; onun evini, aldıklarını nasıl yerleştireceğini, günü geceyi nasıl geçireceğini hayal ediyorum. İçimdeki o boşluğu hatırlatıyor bana, bu dekor, bu görüntü. Yalnızlaşıyorum aniden, kasada, önümde arkamdaki insanlar, sesler arasında.



Saturday, January 10, 2015

Nazım

Ruhumkarardığızaman,
İstanbulagitmekistiyorumistanbulagitmekistiyorumistanbulagitmekistiyorum
Denizebakmakistiyorumdenizebakmakistiyorumdenizebakakalmakistiyorum
Emirgandasaatlerceoturmakistiyorumemirgangalatagümüşsuyukaraköykabataşistiyorum.
Bu semtlerin ortak özelliği nedir ki? Nedendir böyle sevmem?
Martıların nasıl denize daldıklarını gördüm.

Friday, January 9, 2015

Raison d'être

Bugün de ifade özgürlüğüne saldırdılar.
Anché oggi,ancora oggi;
Un atttacco alla liberta d'espressione, alla liberta di parola.


Kahkahayı susturmasınlar!

Thursday, January 8, 2015

Kış

Yeditepe

Bugünlerde, tonlarca iş arasında, doksanların sevdiğim dizilerine zaman ayırarak, keyfime çeki düzen veriyorum.
-aleykümselam
-alüminyum sülfat

Wednesday, January 7, 2015

Aslında Yollar

Elbette sana git diyeceğim, çünkü sen beni böyle sevmiyorsun.
Evet böyle sevmen lazım.
...
Yani, bir gün gidebilecek kadar sevmen lazım, beni ve kendini kurtaracak şekilde, bir gün ben veya sen gittiğinde, bununla yaşamayı bilecek kadar sevmek lazım. (bunu bilmek ne demek)
Oysa bunun sonu hep ya ayrılığa ya arkadaşlığa bağlanıyor, hiçbir zaman bir sevgi bir ülkeden bir ülkeye taşınamıyor. Bunu şans olarak gördüğümde oluyor, üzüntü olarak gördüğümde.
Şans olarak görüyorum çünkü seni dünya ve evren kadar sevseydim, seninle yaşamaya alışsaydım ve sen o zaman, ben gitmek istiyorum deseydin, o zaman çok zor olurdu, zorluğu kendimi düşünmek zorunda olduğum için. ve bir gün, böyle dünya ve evren kadar severken, biri bana git dediği için.
Bir sevgi oluşmadan gitmek en iyisi. (nasıl anlayacaksın) Böylece, sevgimiz, ülkelerden ülkelere gezmesin, uzaklaşmasın, yorulmasın diye onu bir tartıya koyuyoruz. Şimdiden. Böylece ben seni dünya ve evren kadar sevmiyorum, sen de beni dünya ve evren kadar sevmiyorsun. veya sevip, kendine bazı şeyleri kabul ettiriyorsun, sonra yıl geçiyor, bir gün bir saat dilimi içinde evleniyorsun veya biriyle beraber yaşamaya alışmaya başlıyorsun.
Benim beş sene evvel kendimi kayıt ettirdiğim gitmelere, yere, bugün sen ilgi duyuyorsun. Beş sene evvel kendimi alıştırmaya çalıştığım gitmelere, bugün sen kendini alıştırmaya çalışıyorsun, tam da ben şefkat üzerine düşünüp hissederken.
Peki.


ci allontaniamo e poi ci ritroviamo più vicini 
Bu konunun ucu, bir yerleri ölüme (hayata) kalıma dayandığı için böyle üzülüyorum aslında. Boyutlar geliyor aklıma, boyutlarla düşünüyorum bu olguyu. Hayatım boyunca belki de, hiçbir şeyi boyutlarla düşünmediğim kadar düşünüyorum bunu, böyle.
Bu dünyada, yaşanan sevgilerin başka yerlerde olabilecek boyutlarını düşünüyorum. Düşünce ile düş arasında bir yere geliyorum, bazen, ve oradan sıyrılıyorum. Bize gerçek diye verilen şeye dönüyorum, buraya, bu boyuta.
Resme böyle alışmasaydım, belki, böyle de hiç düşünmezdim.
...
Ama fikrimi soracak olursan bay giden, ben yeşilçamdaki sevgilere pek alışkınım. Dedem ve anneannemden.

Bu konu uzun.
Buna devam edeceğim, dediğini dedi.



'Olmuyor... Yorgiya bir türlü beni sevmiyor. Halbuki
düşünürken oluyor, tamam oldu diyorum.. Ama yazarken bir türlü olmuyor... Neden
dersin? Neden olmuyor bir türlü?'

Tuesday, January 6, 2015

Kasım

Anneannemin gülüşü, benimkine hiç benzemiyor, bazen de çok benziyor; uzağa bakışı benim de uzağa bakışıma benziyor.
Birçok şeyi de çok benziyor, babamın, annemin, babannemin, dayımın, halamın, dedelerimin de birçok şeyleri benim birçok şeylerime benziyor.
Bir ara uzun uzadıya yazacağım bu şeyleri...
Ki zaten anlatıyorum, yazıyorum da...ama devam  edeceğim
Şimdilik,
 anneannemin gülüşü yüzümden hiç gitmesin istiyorum.


'bazı anlarda yüzün aldığı bir ifade, sevenin belleğinde sonsuzlaşır,
 insan o ifadeyi her şeyden çok daha fazla özler.
o yüzün sahibiyle günün birinde darıldıktan, ayrıldıktan, hatta ondan nefret ettikten sonra bile, o ifadeyi özler. bir andır o ama bütün zamanlara siner'


'Yaşadığımız ve geçip giden her an ömrümüzün sayfaları arasında sıkışmış bir çiçek gibi sararır solar.
Sonra anımsarız; renkler, sözcükler, kokular, zihnimizin derinlerinde kristalleşmiş duygular.
Anımsadıkça onları yeniden yaratırız
Tekrar tekrar.
Her seferinde biraz daha değişirler.
Gerçeği unutup artık anımsadıklarımızla avunmaya başlayınca anlarız ki 
Koskoca bir hayat geçip gitmiş içimizden..
Geriye garip, hüzünlü bir boşluk kalmış…
O zaman başlarız anlatmaya,
Başkalarının anılarında yerde yer edinmek, orada yaşamak için… '


Monday, January 5, 2015

Kiliseden,

Com'é accolgono lo spirito di gioia?

Cevriye Hanım ve Havada Bulut III

 Ben bir doksanlar çocuğu olarak, bazen, bu geçmiş döneme kendimi kaptırabiliyor ve baya baya doksan ikidir üçtür dokuzdur yaşıyorum.
Ben bir Rum, Ermeni...azınlık çocuğu olmayarak, bazen, kendimi onların geleneklerine, yaşayış şekillerine, kültürlerine sinematografik olarak ve aynı Havada Bulut'taki ada kokusu, arnavut kaldırımı, balıkçıları ve rumları ile kaptırabiliyorum. Bazen aitliğimin nerede olduğunu buluyorum, tamam burası işte diyorum, böyle işte.
...
Gümüşsuyu'nda bir artı bir keyifli daire
ve de terasları, balkonları pimapen ile kapatmak.
Dayanamadım taştım Cevriye hanım. Taşmışım, şaşırmışım, şu hale bak...








-denizi tuttum köpürecekti dökülecekti aşkım, dedi.

https://www.youtube.com/watch?v=iDVxTHxuf2c

format atılırken çıkan rakam ve harflere benzedi ortalık, ama bu akşamlar, sabahlar böyle
...
bir gün boyunca Yeni Türkü dinledikten sonra geçecek, sonra tekrar hatırlayacağım.
ama üzüyor biraz.
ellerimi oynatıyorum, yumru yapıp bırakıyorum,
dudaklarımı büzüyorum işte, büzüyorum
sonra bir gün, buzdolabını açınca, büzülen yaşlar dökülüyor, geçiyor o zaman.
inceden yokluyor, yok luyor.
Oruç Aruoba olsaydı, şimdi,
yokluyor
yok
oluyor
-yok
yazardı.
Neye üzüldüm yine?
Üzüldüm işte..
...
Bugünlerin sürprizi, sonunda kavuştum :
-Bulut, bulut!
-Ne oldu gene kara kız?
-Bisey olmadi, götürüyorum
-Neyi götürüyorsun mori, su yu mu
-Havadaki bulutu kovamin içine koydum, götürüyorum.
-Ne bulutu bre?
-Başbaya bulut, yusyuvarlak, bembeyaz bir bulut
...
-Ah yorgiyamu yavrimu, çok hülyali bir kis olacaksin
'Seni hala nasıl seviyorum, bu bir sırdır sevgilim.'

 'Ben böyleyim işte sevgilim, muhayyel sevgilim. 
 Kederimi unutmak için kedersizmişim gibi yaparım. 
 Bak, şehir de benim gibi yapıyor; sokaklar, bahçeler tıklım tıklım, adam almıyor. Bütün halkta bir canlılık var, çok hoşuma gidiyor bu. 
 Herkes evini kurmak için nasıl çalışıyor.
 ...
 Bugünlerde aşk üzerine kitaplar okudum.
 Bir tanesinde diyor ki, aşkın ilk tezahürü hayranlıktır. Ben bu hayranlığı duymak için
otuzbeş sene bekledim, senin aşık olmak için bir dakikaya ihtiyacın olduğunu sonradan
öğrendim.'

'Halbuki hikayeleri çok güzeldir. Etrafındaki
insanları filan yazar; balıkçılar... kötü yola düşmüş kadınlar... gariban çocuklar...
aşk hikayeleri... Bir denk gelirse okuyun... Bu akşam hüznüne filan çok iyi gelir.'



Sunday, January 4, 2015

 Pazar günleri, caz dinleyip, zaman ve mekan aşımına uğrayan evlerimi düşlüyorum.
ve de bazı pazar günleri de klasik müzik dinleyip, zaman ve mekan aşımına uğrayan hayallerimi, neyse ki, sakince düşünebiliyor, düşleyebiliyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=EvMQCJ9Jem8

Manolyam

Walkman'im İstanbul'da kaldı.
Cd çalar ile koşulmuyor Füruzan.
Yarın kendime bir walkman alıp, içine Rachmaninoffları koyup, koşacağım parklarda ve elbette
Uçuşan perdelere bakacak ve bir empresyonist tutumuyla ağaçların, yaprakların renklerini izleyeceğim yorulunca.
Buralarda deniz yok, Füruzan; karşısına oturup saatlerce konuşacak, susacak, uyuyacak.
Buralarda, ağaçları daha bir sever oldum, uçuşan perdeleri de.
Size de oluyor mu Füruzan,
Ocak 2015'i, bir takım defterlere, notlara, Ocak 2014 diye yazmalar?



Saturday, January 3, 2015

Havada Bulut II

 Bugünlerde, Sait Faik'i özlüyorum, yani, kendimi özlüyorum; dinlemesini, anlatmasını, susmasını... arnavut kaldırım, hafif esintili hava; balık, deniz, roka kokusu özlüyorum, ada çekiyor;
Bir düş ülke çekiyor,
Bir anlık öznesini yitirmiş bir nesne olarak

Bir düş ülke: çıplak ayak
Ayartıcı, sapkın, gözükara
Baş döndürücü yolculuğu da böyle başlar
Bakılmak...bakılmak...bakılmak...ister
(bakmak: baştan çıkarıcıdır.)
Ayak,
böyle bir armağan için vardır
Bedenin coğrafyasında bir ada
Beyaz bir güvercin
(ben onu hep çarşaflar arasında, ışıltılı ayak bileği yarı sarkmış düşünürüm)
Bir dişi
Duyumlarla yaşar
(ayak bileği bir güzelleme ister)
Dokunma ayağın dilinde aşktır.
Bu da bütün dünyası bakma olan biri için,
Ölümle eşdeğerdir.
Çıplak ayak der ki:
 -yalnız,
 düşsüz kalmayayım
Ayağın, çıplak olmasının dışında bir mutluluğu yoktur,
En derin varlığıdır çıplaklık
O bedene baktım.(Kavafis)
Ayak bedenin bir parçasıdır ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.
(her bütün, hem parça, hem bütündür).
Gövdeyi uyandıran, ateşleyen, ayaklandıran kimdir ?
Çıplak ayak neler söylemez? 
Hem ayağın konuştuğu unutulmuştur.
Ayak ki gövdenin bütün üyelerinden 
Daha çıplak, daha cinseldir.
...
İlhan Berk 

ve ne zaman İlhan Berk'in çıplak ayaklarını okusam aklıma Çıplak Ayaklar ve güzel günler gelir;
düş her daim...

ben koltuğumdan düşüyorum. aklım sahneden düşüyor. düşüncelerim kafamdan düşüyor. 
...
Çıplak Ayaklar Kumpanyası

Göçebelik Ardında Gılgamış

...
Ki ben üçte bir insan kaldım bu dünyada, sonra inanmadım 'en'lere, saatlere ve saatlerimi hep çıkardım, kendiliğinden durdu kimisi de, tamir ettirmedim, onarmadım.
Geçmiş zamanı ise onarmadayım, on yaşımdan yirmiye, on yaşımdan geriye fakat ben tek onaramıyorum işte.
İnsanın en çok sevdiği olurmuş da, ölüm gibi bir şey olup kimse ölmezmiş anladım.
Artık geceleri uykumdan uyanıp, babama anneme sesleneyeceğimi de anladım, neden alınmıştı ki bu şefkat? Şefkat, anne rahminde başlıyor. Bu bana hep apandisiti andırıyor, bir gün alınacaksan neden olmuştun, oluşmuştun ki o zaman?
...
Hiçbir yere ait olmayan aitlik ve her zamanın olmadığını bile bile her zamanki yalnızlık.
Beş-altı gün İstanbul için iyi kıvamında, ama gidemediğim, yetişemediğim şu semtleri var, İstanbul'un semtleri...
İstanbul'a gitmeden önce soruyorum özlediğimin tam olarak ne olduğunu, İstanbul'a gidince de sormaya devam ediyorum, İstanbul'dan dönerken de ve cevapları hep semtlerde buluyorum. Bu soruların cevabı hiçbir zaman evimi özlüyorum olmuyor, bu bir yerde, bazı bazı hüzün veriyor.
Ömür başka, hayat başka,
Hayat ömrünle ne ettiğindir.*
Gönül de başka kalp dedikleri de... mesela gönlüm diye diye sevdiğim biri var idi, bir şehir var, bir baba bir anne var
...
Hadi eksilelim, azalalım yine bir dönüş uçağı bekleyişinde; Milano'ya nasılsa dönmelerde, İstanbul'u nasılsa ziyaret etmelerde. Hadi çoğalalım, Milano'ya gelmelerde, İstanbul'a gitmelerde. Gelmek, varmak; gitmek ayrılmak bunlar da farklı şeyler bazen.
...
Galiba hayatım boyunca kaydedeceğim, yazılarla, fotoğraf ve görüntülerle. Bir elli yıl daha, bir yirmi, bir kırk bir otuz belki..yıllarca, ama her zaman, saniyeler dakikalar saatler boyunca..saniyeler, dakikalar ve saatler nasıl boylu boyunca olur? Boyunca olurlarsa, her zaman olmazlar mı? Konumuz zaman değil. Konumuz babamın akordeon çalışı.
...
evimin nasıl olacağına dair yazılarım, çizimlerim, evimde olması gerekenler ve olmaması gerekenler ve detaylara olan düşkünlüğüm, ince zevklerim
ve tüm bu ince zevklerin bir anneanne ve bir dede kodu
ve anneannem
ve bu fotoğraf albümlerimi yapamamaktan olan rahatsızlığım
ve çanta çanta göçebiliğimde birçok yazı ve fotoğraf taşıyışım
ve de izlediğim tonla yeşilçamlar

https://www.youtube.com/watch?v=CSr-k7LXRlU

https://www.youtube.com/watch?v=eMqtd3MotJc

https://www.youtube.com/watch?v=D_z0S0jRKEc




Galata

Yüreğim sıkışıyor.
Karaköy'de çay içmeden döndüm.
Çukurcuma'ya, Emirgan'a hiç gitmedim.
Düşün, ben, kalkmayacağım Gümüşsuyu'na, Emirgan'a, Galata'ya, Karaköy'e gitmeyeceğim...
Yüreğim çok üşüyor, çok.

https://www.youtube.com/watch?v=aRwuDdqbAzk

Friday, January 2, 2015

Mecmua


 Ortaokul çağında tamamını el yazısıyla hazırlayıp dostlarına dağıttığı tam tekmil dergisi Küçük Muharrir, edebiyat öğretmeni şair Zeki Ömer Defne, annesini henüz iki yaşında bir çocukken kaybetmenin sıkıntısı, sırtına yapışan tüberkülozla anneanne evi- baba evi arasında geçen hastalıklı yıllar Necatigil’in şair hamuruna maya olmuş, onu nasıl bir adamsa öyle bir şair yapmıştır; odasına ve zihnine kendi dünyasını sığdıran bir şair.
Anlatmaya yaslanarak yazdığı kitaplarına almadığı ilk dönem şiirlerini saymazsak, Necatigil kendini kolayca ele veren bir şair değildir. O, okuyucusundan bekler ve beklemekte de haklıdır. Şiirleri satır satır yarılsa içinden doğunun ve batının mitolojisi de, halk edebiyatının naifliğiyle divan şiirinin sesi de çıkar.

Necatigil’in İkinci Yeni kadrosu gibi adı çok anılan bir şair olmaması ve tanınma yolunun meraklı okuyucunun çabasında yatması da onun bireysellikten aynı anlama gelmeyen tekilliği sebebiyledir. Şiirlerindeki imgelerin gizliliği yine bir temanın koruması altındadır, kopuk ve dağınık değildir hiçbir zaman.

Doğu ve Batı mitolojisinin Türk Edebiyatındaki sayılı kaynak kitaplarından 100 Soruda Mitologya kitabının yazarı olan Necatigil, Türk şiirinde mitolojiyi en çok kullanan şairlerinden biridir ve bence en yerinde kullananıdır. Mesela Panik şiirinde kırların ve tabiatın tanrısı olan Pan’ı şehrin göbeğindeki telaşla tanıştırıp onun tedirginliğini anlatırken aslında kendini gösterir. Her şeyin boşa harcandığını, ertelendiğini, demir ve betonların soğuk yığını arasında kaybolup gittiğini gören Pan’ın yok edilmiş tabiata sığınması mümkün değildir. Onun kişiliğinde konuşan Necatigil’in ise, odası vardır. Nizamını, sessizliğini, korunaklığını, yalnızlığını ve sıcaklığını gördüğü, anne rahmine döner gibi sokaklardan hep geri döndüğü odası.

Sevgilerde 

Bitmeyen işler yüzünden
(siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Kapalı Kaynar Tencerem Bilinmez-Pınar Dönmez
Meçhul, Ekim 2014

Kesik Esintiler

Eliçabuk erken
Yakaladı gözümü
Derken göründün sen-
Kaç martı var 
Alnına eşlik eden
Sana dalgalarla takırdadı o söz,
Reddettiğim, geçti yanından
Öteye,
Taş hışımıyla savrulan bir kapı artık
İtiraf et onu
Olgunlaşmadan doğmuş geceye.
Çok sevdiğim bir Paul Celan şiiri ile açılıyor, Kesik Esintiler'i Oruç Aruoba'nın.
Bir İstanbul ziyaretinde, kütüphanede yeniden bir Oruç Aruoba'ya rastlandı.

Yaşam durakları-
Hiç uğranılmayan.
Gidemez miydim?
Yağmur yavaşlayınca
Hızlanır mı açışı
Çiçeklerimi-
Çilelerimin
azalır mı acısı
duraksayınca
yüreğimin atışı?

At.

(Damlaların Patırtıları)


Birden bir
Kuş patlaması:
Kanat kanada
Çırpınış.

Takla.

Peşpeşe
Süzülüş.

Sandal:
Yavaş küreklerle
Geçip gitme.

Güneş aldırmaz
Kanatta, kürekte
Pırıldamasına
Batarken.

Uç.

(Akşamüstü)



Onca gürültü arasında
Kim
Düzgün yürüyebilir
Ki
m-

kaç
tığın-
kim
ki?...
(Yokuş Aşağı)


Açık
Işık
Kırık
Yürek-

Devrik
Şiir:

Yitik.
Yit.
(Hıc Et Nunc)


Neden
Geçer
Zaman?

(Kesik Esinti)

Ağacım yaprak atar-
Bahardır.
‘bülbülleri
Nalan ider’
Kopmuşluk
Bu
Mu?
Sürgün de verir-
Kurur da:
Zamandır.
Zaman:
Alan
Atan-
O
Gelince
En ince
Hece
Kırılır.
‘Aşıkları
Hayran ider’
Kır-
Kıştır.
Kış-
Geçmiştir.
Unutulmuşluk
Bu
Mu?

(Ya İlahi)


Sözün
Söylen
Diğinde
Senin de
Bulutlanır

Gözün?

(Göz ve Söz)


Karşımda
Çerçeveli deniz-
Beyaz köpükleri
Lacivertlerden geçip
Kumun sarısına ulaşana dek
Mavilerden atlıyor.

(Mumun Söndü)

Anlamsız
Ak.
Sızlayan
Yangın.
Akan
Lav.
Volkan
Değilsin
Ki:
Yanan
Kanın
Değil.
‘merhaba’
Gördüğün
Düş değil:
Ger
Çek.
Düş.
(Kav)


Ben
Sınırlarımda
Gezerim hep-
Bahçe kapım
Oynar.

Sen
Geleceksen-
Gireceksen kapımdan-
Sekmeden
Geleceksin.

Çekincesiz
-yalnız.
Yalnız:
Sen
Geleceksen.
Sen.
Yoksa
Yok:
Oynar
Kapım
Sınırım-
Kapanır
Sın
Sen.
Sen.
(Sınır Kapısı)


Sayıklamalar'dan

Yitirdiklerim
Yerli yerinde-
Ya yusufçuk?
-yok!

Yeşil yapraklar yeniden
Yazın yakıcılığından
Yakınıyor.

Yoktum ya
Yıllar yığılırken:
Yavaştan yağan yağmur
Yaslanılan yaslı yürek
Yavaşlayan yoğun yeis
Yorgunluk:
Yöneleceğim yeni yol
Yaşatacağım yeni yaşam
Yazacağım yeni yazı:

Yine
Yok-
Ya!
(yok)

Korumağa çalış onları, şair,
Alıkonabilenleri az da olsa,
Sevmelerinin görüntüleri.
Koy yarı gizleyerek deyşlerine;
Tutmağa çalış onları, şair,
Uyandıklarında beyninde
Gece içinde, ya da öğle parıltısında.
Kavafis-1916 Mavrokordato

Zamanın geçmediği yerler de var
Hep araya girer öylesine yaşananlar
Ama yaşam her sonsuzlaşmasını
Hiç yitirmediği anlarından anlar.

Hani'den

I.
Ş
İmdi



K
İmdi
O
?
Ara
Ma
Dığım.
Gide
Me
Diğim.

Kır
Illdığım.
Dök
Üldüğüm.

Bile
Me
Diğim.
Göre
Me
Diğim.

Yan
Ma-
Kan

Yan
Gın:
Tutuşturur musun beni
De-de:
Kızıl kızıl
İçiniçin
Yanıyor
Mu
Yuz?

Ş
Aşkınım hala-biliyorsun:
Şaşmalarım ta ne zamandan-
Sürekli ve sonuçsuz.

Yokluğun kıyısında duruyoruz
Sönük gözlerimiz, yanık ellerimiz
Hiçliğin düşünü kuruyoruz
Serin sözlerimiz, gergin tellerimiz
Le.

II.
Hani

2.
Sana aldırmaz; öyle hemen de çıkıp gelmez sana, sen onu ne denli bekliyor olsan da. Senin beklemen : bir boşunaklık duygusudur yalnızca; gerçekler içinde hayallerin; olup-bitenler içinde olamayacakların düşlenmesi-boyuna ve boşuna bir düşüş-oysa o, gelişmektedir. Sana doğru. Sen hiç bilmeden-beklerken, bilmeden.
Senin beklediğindir o; ama sen, bilmiyorsundur. Gelmeyeceğini sanarsın. Yıllar geçtikçe, hatta, hiç gelmeyeceğini bildiğini sanarsın-yıllar geçer, emin olduğunu da sanarsın, artık hiç gelmeyeceğinden.
Senin beklemen: hüzünlü ama dingin bir umutsuzluktur; bir an önce bitirip gitme isteği çökmüştür üzerine-hatta bitiremeyeceğini de bildiğin birçok şeye aldırmasızca ve umarsızlıkla girişip, hepsini yarım bırakıp gitmek, bir ayartı kadar keskindir artık.
-Yaşamının anlamı bulunmamıştır, bulunmayacaktır- o, gelmeyecektir-ya; sonuçsuz bir son olarak, ölüm, gelebilir, artık, işte…

BUĞU
Geliyor
yavaş
yavaş
camda
n.
Ayırdedemiyorum
İçimdeki kıpırtılarla
Dışımdaki tangırtıları;
Yaptıklarımsa, hep yanılgılarda
N, yanılgılar.

Yan
Il-
Ne
Nas
Il

Birleştiremiyorum
İçimdeki kopukluklarla
Dışımdaki bozuklukları;
Yazdıklarımsa, hep yansılarda
N, yansılar.

Yans
Il-
Kim
Nas
Il.

7.

İki harita kurarsın kafanda : zamanda ve uzamda, ikinizin gidiş-gelişlerini saptayan-şu kadar yıl ve o kadar yol içeren iki harita…Üstüste konduklarında-konabilselerdi-, bilmeden ve bulamadan birbirinizin yanından gelip geçip gittiğiniz yerleri, ulaşamama ve dokunamama noktalarınızı belirleyecek…

9.

Hiç umamadığın anlamlılık-yaşamının tam anlamı işte…
Ne çok dağıldın oysa, o günden-öncesinden de-bu yana, ne çok koptun ve parçalandın-