'Eğer gözler ruhun penceresiyse mercekler etrafımızdaki dünyaya dair görüşümüzü nasıl değiştirir? Eski aksesuarlar, kullananların soluk hayaletlerini taşır mı? Yerleştirmenin maddeselliği ortaya çıktıkça, izleyici izlenen oluyor ve görüntülerin, yani gözlüklerin bu görüntüsü bir başka alt metin öneriyor; gör/bak/deniz, kolektif görüntü ve perspektif bağlamında görmenin gücüne dair bir ikon.'
''I think we have to remember, that we all have the same color blood that we all live on the same...''
Thursday, July 30, 2015
Wednesday, July 29, 2015
The Chauffeur
Sevgili Romalılar, Dünya için, ters yüz günü.
ve
benim kafamın yarısı uçtu.
Hafızam azalıyor yani, ona asabım çok bozuk.
Hafızam azalıyor yani, ona asabım çok bozuk.
Hem de hiçbir madde kullanımı olmaksızın, dünya ve insana ait bütün toksikler sonucu.
Panzehirimi de bulamaz oldum. Tam zurnanın zort dediği yerdeyim.
Nasıl oldu geçen gün Duran Duran'ı unuttum ya. Bunun gibi günlük çok örnek var.
Korkutuyor bazen.
Nasıl oldu geçen gün Duran Duran'ı unuttum ya. Bunun gibi günlük çok örnek var.
Korkutuyor bazen.
Demiştim demiştim, dememiştim de bu duruma gelirsem i düşünmüştüm mesela. ve düşündüğüm zaman bile korkmuştum. çünkü hiç bulamıyordum bu durumun panzehiri, çıkmazını.
Şimdi tam orada durup duruyorum.
Montreal e gidesim çok var. Ama hep yalnız olmuyor.
Orası bir de çok uzak. Hayatta yemez o kadar yol gitmek tek başıma. Bir de yemez çünkü, Kanada büyük. Ben zaten havalanında kaybolurum.
Düşkünlüğüm var hava alanlarına.
ve
hava alanı yazmak beni çok sıkıyor.
yani birbirine yapışık a lar nasıl yazılacak, hala bilemiyorum.
Montreal e gidesim çok var.
Thursday, July 23, 2015
Amici Miei*
'La signora credeva che ciascuno di noi ha due cuori. Diceva sempre che però, uno dei due eclissa l'altro, ma se ognuno di noi, diceva, riuscisse anche solo un istante a intravedere la luce del suo cuore nascosto, allora capirebbe che quello è un cuore sacro e non potrebbe più fare a meno del calore della sua luce.'
Arkadaşlar, birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, yaren lerdir.
Arkadaşların içinde dostlar ise, benim dostlarım ise, benim ve onların bu dünyadaki varlıklarımızın son anına kadar beraber olacağımız kişiler, sadakatin en güçlü temsilcileri ve benim denizlerimdir.
Fakat bugün benim kalbim çok ağırlaştı. Bir yük değil bu, can acıtan, canı kanatan parçalardan oluşan bir kalbin ağırlığı.
Devam edeceğim, dedi.
Friday, July 17, 2015
Camusing II
'Caligula adlı imparator sevgilisinin ölümünden sonra doğayla bi yarışa girer olanaksızı olunur kılma çabasındadır.. helicondan ay'ı ele geçirmesini ister...'
'Kişiler ölür ve onlar mutlu değildir.'
'Kişiler ölür ve onlar mutlu değildir.'
Bilemiyorum Altan
İnsanlarla paylaşılan yalnızlık mı, kendinle paylaştığın yalnızlık mı; insanlarla paylaşılmayan ve var olan yalnızlık mı, kendinle paylaşmadığın ama var olan yalnızlık mı; şefkat mi, sadakat mi, hoşgörü mü; merhametsizlik mi, yalnızlık mı ne nasıl ve nerede iyi, bilemiyorum.
Devam edeceğim, dedi.
Devam edeceğim, dedi.
Tuesday, July 14, 2015
Portakallı Çikolata
Portakallı çikolata, benim çocukluğum. Çocukluğum henüz büyümedi ve ben, çocukluğun haricindeki ben, sadece denizde huzur buluyorum ve resim yaparken ve balede. Bunlar bana yetiyor. Fakat, dünya çok büyük ve çocukluğum bu dünya için çok küçük kalıyor. İnsanlar var bir kere. Onlarla her şey zor.
Günlerin gecelere bağlanışında bir, gecelerin günlere uzanışında..ben denize bakıyorum.
Evim nerede ve evim nasıl?
Evim, İstanbul'du; mavi, doğu desenli ve batı tasarımlı, martılı; semtli, tarihli...
Evim, ikiye bölünmüş bir evdi, tam ortasından. Yani bir zamanlar iki evim vardı, buna büyükler iyi tarafından bakmam için beni ikna etmeye çalıştılar, bak iki evin oldu, dediler bana. Çocukluğum bir evin ikiye bölünüşünü anlayabilecek kadar olgun değildi ve de çocukluğum mimariyle veya maddiyatla ilgilenmiyordu.
Evim, uzaklaşmaya başladığım bir takım temel kavramlarla küçücük bir oda ile selvi ağaçları arasında bir yer oldu.
Evim, kocaman ağaçlı, köpekli bir ev oldu; çocukluğum buraya hiç ev demedi.
Evim, italyan panjurlu, sıcak sarı renk duvarlı, küçük ve kocaman kalpli bir okul oldu. Çocukluğum buraya ev dedi ve burada büyümeye başladı, kaldığı yerden. Bu hususta, italyan panjurları ve italyaya dair birçok şey, ev kavramının altında toplanmaya başladı. Çocukluğum burada, kaldığı yerden büyümeye başladı.
Bu beni ağlatıyor...çünkü sonra, evimin nerede olacağına karar verdim; birkaç sabah, İstanbul'da, İtalyan Konsolosluğunda.
Bugün portakallı çikolata yediğim oluyor, çok nadir ve aklıma geliyor, evimin olması şart mı?
Sadakatle bağlı olacağım bir yer, dünyada, şart mı? Bugün, büyütmeye çalıştığım bu çocukluğu sadakat kavramı yoruyor, üzüyor ve bunun üzerine düşündürüyor.
On yıl tek bir ev, dört yıl iki ev, beş yıl ev demediğim bir ev ve bir selvi, beş yıl çocukluğumun büyümediğini fark ettiğim, uzak, tek, sevgi ve içten bağlılıkla bağlı olunan bir ev.
Anneannem, çok güçlü bir kadındır. Bugün seksen iki yaşında ve bu sek sen i ki yıl boyunca hiç sigara içmedi. Bazen anlaşılmazdır, soğuktur. Ben çocukken, babaannemi daha çok sevdiğimi söylerdim hep. Büyüklerin, çocuklara bu takım soruları olur: en çok anneni mi seviyorsun babanı mı? anneanne mi babaanneni mi? dayın mı halan mı? Büyükler, çocukları duyguları nasıl saydıklarına alıştırmaya çalışırlar.
Annemle anneannemi ziyarete gittiğimiz zaman, hep aynı yerde otururduk, o evdeki yerlerimiz belliydi. Annem, şu retro ayaklı kül tablasının yanına oturur, anneannem 1950lerden kalma çökmüş koltuğuna, tam karşısına. Ben genelde annemin yanına oturdum ama hareket halindeydim, anneannemin evini incelemekle geçerdi adımlarım. O günlerde, çocukluğuma, fotoğrafı hediye etti tüm bu gözlem ve adımlarım; yatak odasındaki tuvaletin üstünde duran parfümler, taraklar, anılar dekor ve anlatımı hediye etti çocukluğuma...Anneannem hep yalnızdı. Yalnız ve güçlü bir kadın. Dedemi kaybettikten sonra, koskocaman evde otuz altı yıldır yaşıyor, faturalarını kendi ödeyerek, evini temizleyerek, arkadaşlarına giderek, onları davet ederek, televizyon ve dizilerle; on on iki kutu ilacıyla, kışları akan çatısıyla; dayım ve annemin kitapları ve ansiklopedileriyle, fotoğraflarla...
O da ağlıyor ve hala büyüyor. Bazen, kabul etmediği bir ölüme ağlıyor. Bazen sevinçten ağlıyor. Biliyorum.
Bugün, sesini duymak için aradağımda, bana ilaçlarını, faturalarını, dizileri anlatıyor. Her seferinde telefonu kapatınca, tüm bunları tek başına nasıl yaptığına şaşırıyor ve bundan korkuyorum. O, sadakatle ve sadakatin çağırdığı yalnızlıkla başa çıkmayı biliyor, mu?
Ne zaman yalnızlık değil de, sadakat beni ağlatsa, anneannemi hatırlıyorum.
Devam edeceğim, dedi.
Günlerin gecelere bağlanışında bir, gecelerin günlere uzanışında..ben denize bakıyorum.
Evim nerede ve evim nasıl?
Evim, İstanbul'du; mavi, doğu desenli ve batı tasarımlı, martılı; semtli, tarihli...
Evim, ikiye bölünmüş bir evdi, tam ortasından. Yani bir zamanlar iki evim vardı, buna büyükler iyi tarafından bakmam için beni ikna etmeye çalıştılar, bak iki evin oldu, dediler bana. Çocukluğum bir evin ikiye bölünüşünü anlayabilecek kadar olgun değildi ve de çocukluğum mimariyle veya maddiyatla ilgilenmiyordu.
Evim, uzaklaşmaya başladığım bir takım temel kavramlarla küçücük bir oda ile selvi ağaçları arasında bir yer oldu.
Evim, kocaman ağaçlı, köpekli bir ev oldu; çocukluğum buraya hiç ev demedi.
Evim, italyan panjurlu, sıcak sarı renk duvarlı, küçük ve kocaman kalpli bir okul oldu. Çocukluğum buraya ev dedi ve burada büyümeye başladı, kaldığı yerden. Bu hususta, italyan panjurları ve italyaya dair birçok şey, ev kavramının altında toplanmaya başladı. Çocukluğum burada, kaldığı yerden büyümeye başladı.
Bu beni ağlatıyor...çünkü sonra, evimin nerede olacağına karar verdim; birkaç sabah, İstanbul'da, İtalyan Konsolosluğunda.
Bugün portakallı çikolata yediğim oluyor, çok nadir ve aklıma geliyor, evimin olması şart mı?
Sadakatle bağlı olacağım bir yer, dünyada, şart mı? Bugün, büyütmeye çalıştığım bu çocukluğu sadakat kavramı yoruyor, üzüyor ve bunun üzerine düşündürüyor.
On yıl tek bir ev, dört yıl iki ev, beş yıl ev demediğim bir ev ve bir selvi, beş yıl çocukluğumun büyümediğini fark ettiğim, uzak, tek, sevgi ve içten bağlılıkla bağlı olunan bir ev.
Anneannem, çok güçlü bir kadındır. Bugün seksen iki yaşında ve bu sek sen i ki yıl boyunca hiç sigara içmedi. Bazen anlaşılmazdır, soğuktur. Ben çocukken, babaannemi daha çok sevdiğimi söylerdim hep. Büyüklerin, çocuklara bu takım soruları olur: en çok anneni mi seviyorsun babanı mı? anneanne mi babaanneni mi? dayın mı halan mı? Büyükler, çocukları duyguları nasıl saydıklarına alıştırmaya çalışırlar.
Annemle anneannemi ziyarete gittiğimiz zaman, hep aynı yerde otururduk, o evdeki yerlerimiz belliydi. Annem, şu retro ayaklı kül tablasının yanına oturur, anneannem 1950lerden kalma çökmüş koltuğuna, tam karşısına. Ben genelde annemin yanına oturdum ama hareket halindeydim, anneannemin evini incelemekle geçerdi adımlarım. O günlerde, çocukluğuma, fotoğrafı hediye etti tüm bu gözlem ve adımlarım; yatak odasındaki tuvaletin üstünde duran parfümler, taraklar, anılar dekor ve anlatımı hediye etti çocukluğuma...Anneannem hep yalnızdı. Yalnız ve güçlü bir kadın. Dedemi kaybettikten sonra, koskocaman evde otuz altı yıldır yaşıyor, faturalarını kendi ödeyerek, evini temizleyerek, arkadaşlarına giderek, onları davet ederek, televizyon ve dizilerle; on on iki kutu ilacıyla, kışları akan çatısıyla; dayım ve annemin kitapları ve ansiklopedileriyle, fotoğraflarla...
O da ağlıyor ve hala büyüyor. Bazen, kabul etmediği bir ölüme ağlıyor. Bazen sevinçten ağlıyor. Biliyorum.
Bugün, sesini duymak için aradağımda, bana ilaçlarını, faturalarını, dizileri anlatıyor. Her seferinde telefonu kapatınca, tüm bunları tek başına nasıl yaptığına şaşırıyor ve bundan korkuyorum. O, sadakatle ve sadakatin çağırdığı yalnızlıkla başa çıkmayı biliyor, mu?
Ne zaman yalnızlık değil de, sadakat beni ağlatsa, anneannemi hatırlıyorum.
Devam edeceğim, dedi.
Wednesday, July 8, 2015
Cor*
Sen bir karanfilsin, delisin
İçlisin de, bükersin hemen boynunu
Mendilimin içindeki kirazdır
Mendilin içi kiraz
Bilmem ki, ne desem, yaz mutluluğu.
Nasılız ay ışığmdaki dostum
Bütün bir gecenin uykusuzluğu
Bak şimdi her şey bir dengeye uydu
Bir domates, birkaç domates hemen hemen tartıldı
Bir sancı gibi yerleşti şuramıza özgürlük
Kirazlar kirazlar
Gözyaşları günbatımının
Karanfilin kokusu.
Demiştim, evet
Söz haziranın
Surdan burdan bir vapura binildi
Gümüş kafesinde denizin
Bir sürü kuştan geçildi
Sevgilim, canım mendilim.
Bir karabatak sürüsü dadandı bordamıza
Dadansın iyi
De bana kim bulacak denizin kalbini
Yeşimden oyulmuş ağaçlar
Kıyılarda
Kim bulacak kıyıların kalbini
Hepsini anlat, hepsini.
Anlat ki
Güneşli günler de sıkabilirmiş insanı
Bir rastlantı gibi gelen mutluluklar da
Susarsak susarmışız da, ölçemezmiş kimse derinliğini
Kim bulacak derinliğin kalbini
Sana kızar mıyım hiç
Bana bir gül ver.
Sevgilim, canım mendilim
Mendilim kiraz dolu
Anlatamıyorum galiba
Hüzün değil yaz mutluluğu.
İçlisin de, bükersin hemen boynunu
Mendilimin içindeki kirazdır
Mendilin içi kiraz
Bilmem ki, ne desem, yaz mutluluğu.
Nasılız ay ışığmdaki dostum
Bütün bir gecenin uykusuzluğu
Bak şimdi her şey bir dengeye uydu
Bir domates, birkaç domates hemen hemen tartıldı
Bir sancı gibi yerleşti şuramıza özgürlük
Kirazlar kirazlar
Gözyaşları günbatımının
Karanfilin kokusu.
Demiştim, evet
Söz haziranın
Surdan burdan bir vapura binildi
Gümüş kafesinde denizin
Bir sürü kuştan geçildi
Sevgilim, canım mendilim.
Bir karabatak sürüsü dadandı bordamıza
Dadansın iyi
De bana kim bulacak denizin kalbini
Yeşimden oyulmuş ağaçlar
Kıyılarda
Kim bulacak kıyıların kalbini
Hepsini anlat, hepsini.
Anlat ki
Güneşli günler de sıkabilirmiş insanı
Bir rastlantı gibi gelen mutluluklar da
Susarsak susarmışız da, ölçemezmiş kimse derinliğini
Kim bulacak derinliğin kalbini
Sana kızar mıyım hiç
Bana bir gül ver.
Sevgilim, canım mendilim
Mendilim kiraz dolu
Anlatamıyorum galiba
Hüzün değil yaz mutluluğu.
Monday, July 6, 2015
Yolları Çatallanan Bahçe
...
Burada atıyorum bir yüreği,
İnsanlarla aylaklık eden
Elbiselerimi üstümden ve
Pırıltısını bir sözün
...
Bir akşamüstü, kalktı, bıraktı portakal suyunu öylece
Portakal suları öylece bırakmak içindir.
Sadakate dayalı birçok şey öylece bırakılmalıdır, yani
Bir masadan henüz kalkmış biri, bardağı, ağzını sildiği peçeteyi nasıl bırakıyorsa öyle işte...
Kalktığı gibi, tuttu yüreğini,
Attı yere ve
Tepindi üstünde,
Ahtapotların vurula vurula öldürülüşü gibi.
-Eve git Feronia, eve.
-ve su iç, temizlik yap mesela, kalan işleri tamamla...
(Feronia düşünceli, tedirgin kalkar, masaya peçetesini bırakır)
-Düşünme, düşün düşün düş olma; zaten bizler bu dünya için çok küçük organizmalarız, bir dağ düşün mesela, Il Promontorio del Circeo'yu düşün.
-koskoca dağ, hiç yıkılmamış yüzyıllarca kalmış denizin bir ucunda...Sen ne için üzülüyorsun
-Üzülüyor musun?
(Feronia cevap vermez, sigara içip durur)
Feronia iç ses- şu şeyi de bırakmam lazım, şu an da keyfimden tüttürmüyorum, keyfimden tüttürmeliyim oysa.
-Hala düşünüp duruyorsun...Dağlar, denizler var, senin anlayacağın dilden sana betimlersem, kocaman kocaman dağlar, denizler...Senin şu düşündüğün şey, bir hiç.
Feronia cevaplar- bir hiç zaten. Varlığı, var olmasıyla alakalı. Ben kelimeler konuşacağım, içimi paylaşacağım zaman, yoksa, yok olmasıyla alakalıdır.
-Var gibi olup yok olanlara tenezzül edilmemelidir Feronia.
Feronia- kelimelerimin adedi var ve ben onlardan birkaçını ona söylecektim, onunla paylaşacaktım.
- Güzel bir yemek ye.
Feronia- Midem ağrıyor. Kramplar bitmek bilmedi. Yaz geçmek bilmedi.
(Feronia yaz sıkıntısı ile uykuya dalar.)
(Bir saat sonra uykudan uyandığını görürüz, gözlerini açar, dudaklarını büzüştürerek biraz ağlar)
(Dostlarını düşünür, ona biraz ağlar; sadakatin her türlüsüne biraz ağlar, ne yiyeceğini bilememeye ve mide ağrısına biraz ağlar.)
GECE
devam edeceğim, dedi.
Burada atıyorum bir yüreği,
İnsanlarla aylaklık eden
Elbiselerimi üstümden ve
Pırıltısını bir sözün
...
Bir akşamüstü, kalktı, bıraktı portakal suyunu öylece
Portakal suları öylece bırakmak içindir.
Sadakate dayalı birçok şey öylece bırakılmalıdır, yani
Bir masadan henüz kalkmış biri, bardağı, ağzını sildiği peçeteyi nasıl bırakıyorsa öyle işte...
Kalktığı gibi, tuttu yüreğini,
Attı yere ve
Tepindi üstünde,
Ahtapotların vurula vurula öldürülüşü gibi.
-Eve git Feronia, eve.
-ve su iç, temizlik yap mesela, kalan işleri tamamla...
(Feronia düşünceli, tedirgin kalkar, masaya peçetesini bırakır)
-Düşünme, düşün düşün düş olma; zaten bizler bu dünya için çok küçük organizmalarız, bir dağ düşün mesela, Il Promontorio del Circeo'yu düşün.
-koskoca dağ, hiç yıkılmamış yüzyıllarca kalmış denizin bir ucunda...Sen ne için üzülüyorsun
-Üzülüyor musun?
(Feronia cevap vermez, sigara içip durur)
Feronia iç ses- şu şeyi de bırakmam lazım, şu an da keyfimden tüttürmüyorum, keyfimden tüttürmeliyim oysa.
-Hala düşünüp duruyorsun...Dağlar, denizler var, senin anlayacağın dilden sana betimlersem, kocaman kocaman dağlar, denizler...Senin şu düşündüğün şey, bir hiç.
Feronia cevaplar- bir hiç zaten. Varlığı, var olmasıyla alakalı. Ben kelimeler konuşacağım, içimi paylaşacağım zaman, yoksa, yok olmasıyla alakalıdır.
-Var gibi olup yok olanlara tenezzül edilmemelidir Feronia.
Feronia- kelimelerimin adedi var ve ben onlardan birkaçını ona söylecektim, onunla paylaşacaktım.
- Güzel bir yemek ye.
Feronia- Midem ağrıyor. Kramplar bitmek bilmedi. Yaz geçmek bilmedi.
(Feronia yaz sıkıntısı ile uykuya dalar.)
(Bir saat sonra uykudan uyandığını görürüz, gözlerini açar, dudaklarını büzüştürerek biraz ağlar)
(Dostlarını düşünür, ona biraz ağlar; sadakatin her türlüsüne biraz ağlar, ne yiyeceğini bilememeye ve mide ağrısına biraz ağlar.)
GECE
devam edeceğim, dedi.
Alfa
'...alef’in hem göğü hem yeri gösteren bir insan biçiminde olduğu da söylenir, bu insan aşağıdaki dünyanın yukarıdakinin aynası olduğunu ifade edermiş.'
Labels:
Arsenale,
drammaturgia,
jorge luis borges,
teatro
Thursday, July 2, 2015
Something Egocentrico
I want my rapscallionly fellow vagabond.
I want my dark lady. I want my angel -
I want my tempter.
I want my Freia with her apples.
I want the lighter of my seven lamps of beauty, honour,
laughter, music, love, life and immortality ...
I want my inspiration, my folly, my happiness,
my divinity, my madness, my selfishness,
my final sanity and sanctification,
my transfiguration, my purification,
my light across the sea,
my palm across the desert,
my garden of lovely flowers,
my million nameless joys,
my day’s wage,
my night’s dream,
my darling and
my star...
George Bernard Shaw
Wednesday, July 1, 2015
Friccico Amarcord
Amarcord è oggi una parola della lingua italiana che indica il ricordo nostalgico, il parlare in modo malinconico di momenti ormai lontani nel tempo.
Originariamente, però, il termine viene dal dialetto romagnolo “a m’arcord” che vuol dire “io mi ricordo''
İnançlarımı kaybetmeye başladıkça, insanların dine, aşka, ideolojilere...neden bağlandıklarını daha iyi anlıyor, daha net bir gözlükle fark ediyorum. İnançlarımı kaybetmiyorum aslında, onlardan vazgeçiyorum. Vazgeçişlerimin altında her zaman buz dağları yatıyor.
Evet benim de körü körüne ve de bilinçli bağlandığım ideolojiler, bir aşk...oldu. Bunlara inandım. Onları hiç kaybetmedim, onlardan vazgeçmem gereken zamanlar oldu sadece ve bu zamanlar, biz insanlar hayatta olduğumuz sürece hep gelip gidiyorlar. Bu zamanlar hiç bitmiyor. Oysa zaman dediğin, yeni bir güne uyanmak için uyuduğun gece.
İnsan belki de bu yüzden hem ateşe hem suya dalıp gidiyor. Gel-gitleri hissetmek için. Havanın gel gitlerini görmek mümkün değil. İnsan, gözünün gördüğü şeyi, yüreğinin anlayacağından ve yüreğine anlatacağından emin olduğu için, havaya pek dalıp gitmiyor ama, rüzgarı hissettiği anda da bir takım öz devinimler mümkün oluyor.
Sadakat; bu benim tüm bu gidip gelen zamanlarda, sekmeye uğramayan tek inancım fakat bir süredir sarsılıyor. Kendime olan sadakatimle ilgisinden çok, dünyayla ve ona ait her şeyle alakalı bir sadakat, sarsılıp sarsılıp duruyor ve ben de buna karşı salmaları*indirip duruyorum. Aslında insanın yaptığı şey bu, dünyaya gelerek. Ölüme kadar, sevdikleri için, ideolojileri için, inançları için, yaşamak için salmaları indirip durmak. Hangisi daha iyi bilemiyorum...beni üzen bu. Bunun kararsızlığı.
Bugün, ben bir dosta, bir inanca, bir ideolojiye, bir aileye, dünyaya ait bir şeye bağlanıyorum ve sonra, şu 'zamanlar' gelip gelip duruyor ve onların gidebilme, göçebilme yetisi olduğunu bana gösteriyor. Sonra, bir dal gibi kalıyorum. Kış, yaz, sonbahar...gelip gidenler; kalanlar, ayrılanlar...hangisi daha iyi bilmiyorum. Yani, bir gün bir dostumdan, ailemden söz alsam, hiç ayrılmayacağız diye; hiç kimse hiç kimseden hiçbir şeyden vazgeçmeyecek diye, o da olmuyor, ölüm geliyor sonra ve biz insanlar sırf şu sadakate geri dönmek için, ölümün ardından bile :' hayat devam ediyor.' diyoruz. Bu cümle, ölümden, o andan, o anın acısını yaşayandan daha ağır. Çünkü, sırt sıvazlamak bu. Bundan daha önce de bahsettim, bu hasta olduğun zaman çorba içmekle aynı şey, birinin sen baygınken, üzerini örtmesiyle aynı şey, birinin sırtını sıvazlamasıyla aynı şey. Peki bunlar güzel şeyler mi? İyi, lazım şeyler mi?
Bunlar olmaya devam ettikçe yaşamak daha zorlaşıyor ve ben burada inancımı kaybetmeye, ondan vazgeçmeye başlıyorum.
Hala hayallerimin olmasına geçen gün şaşırdım, değiştim çünkü. Bir bağın peşinden gitmeye başladım, bu bağ benim vazgeçemeyeceğim bir sevgi, emek, tutku oldu ve bu beni değiştirdi.
Bir büyük hayalim var mesela, bir teknemin bir yelkenlimin olması ve onu hayal etmeye başladığım ilk anda onun ismini de koydum: Ara.
Geçen gün bunu düşünüyordum ve buna çalışıyordum. O gün fark ettim, bir gün, Ara'nın da, gidebileceğini. Bunu fark ettiğim anda, yine o karabasan sıkıntı içimi doldurdu. Bu aslında yukarıda anlatmaya çalıştığım birçok şeyin, simgesel kavramı, sembolü. Ben, şu güne kadar ailemi, tüm dostlarımı, hayallerimi, inandıklarımı bir bağ gibi, bir yelkenli gibi korudum; onlara bu incelikle, sabırla, ciddiyetle baktım, onlar böyle önemli oldular, vazgeçilmez oldular.
Şimdi sorguluyorum, bunu yapmamak mı gerekir? Çünkü, bir gün bir rüzgar çıkagelip, nasıl direnirsem direneyim, ne kadar direnirsem direneyim, gece-gündüz aç susuz...Ara'yı alıp, başka bir denize, başka bir karaya götürebiliyor. O zaman ben Ara'ya sadakatin hiçbir nesnesini öznesini yüklememeli miyim? Onu yaşamamak mı olur mu?
Bu, tüm zamanların gel gitlerine karşı, direnen bir alışkanlık, sadakat. Kişinin kendi ölümüne kadar savaşacağı, direneceği, koruyacağı; tekrarlayan birçok duyguyu içinde barındıran, insanın misyonu edasını takınan bir alışkanlık. Şu günlerde, sırf bunun için, tren istasyonlarında oturup duruyorum ve de bunu unutmaya çalışıyorum. Fakat, beynin reddettiği bir şeyle sürekli karşılaşıyorum ve sonra sabah oluyor, hayatın işlerinden sonra, öğlen kendimi yeniden tren istasyonlarında buluyorum. Saatini bekleyip, saati gelince kalkan trenleri izlemek beni şu günlerde şu kavrama karşı ayakta tutuyor, bir evsiz gibi algılanmaya başlasam da. Trenlerin kalkışları ile aklımın reddettiği şey, münakaşaya dalıyor ve ben de istasyonda dalıp gidiyorum. Bu hususta, fotoğraf sanatı, kendi başına bana bir enstantane oluyor, kalbim kaya olmasın diye.
'İnsanoğlu yıllar boyu bir boşluğu imgelerle, dağlarla, illerle, krallıklarla, körfezlerle, gemilerle, adalarla, balıklarla, odalarla, aletlerle, yıldızlarla, atlarla, insanlarla doldurrur. ölümünden az önce ise, usanmaz çizgi labirentinin kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.'
'Fedeltà è una brutta cosa: se sei fedele sei sempre solo'
Originariamente, però, il termine viene dal dialetto romagnolo “a m’arcord” che vuol dire “io mi ricordo''
İnançlarımı kaybetmeye başladıkça, insanların dine, aşka, ideolojilere...neden bağlandıklarını daha iyi anlıyor, daha net bir gözlükle fark ediyorum. İnançlarımı kaybetmiyorum aslında, onlardan vazgeçiyorum. Vazgeçişlerimin altında her zaman buz dağları yatıyor.
Evet benim de körü körüne ve de bilinçli bağlandığım ideolojiler, bir aşk...oldu. Bunlara inandım. Onları hiç kaybetmedim, onlardan vazgeçmem gereken zamanlar oldu sadece ve bu zamanlar, biz insanlar hayatta olduğumuz sürece hep gelip gidiyorlar. Bu zamanlar hiç bitmiyor. Oysa zaman dediğin, yeni bir güne uyanmak için uyuduğun gece.
İnsan belki de bu yüzden hem ateşe hem suya dalıp gidiyor. Gel-gitleri hissetmek için. Havanın gel gitlerini görmek mümkün değil. İnsan, gözünün gördüğü şeyi, yüreğinin anlayacağından ve yüreğine anlatacağından emin olduğu için, havaya pek dalıp gitmiyor ama, rüzgarı hissettiği anda da bir takım öz devinimler mümkün oluyor.
Sadakat; bu benim tüm bu gidip gelen zamanlarda, sekmeye uğramayan tek inancım fakat bir süredir sarsılıyor. Kendime olan sadakatimle ilgisinden çok, dünyayla ve ona ait her şeyle alakalı bir sadakat, sarsılıp sarsılıp duruyor ve ben de buna karşı salmaları*indirip duruyorum. Aslında insanın yaptığı şey bu, dünyaya gelerek. Ölüme kadar, sevdikleri için, ideolojileri için, inançları için, yaşamak için salmaları indirip durmak. Hangisi daha iyi bilemiyorum...beni üzen bu. Bunun kararsızlığı.
Bugün, ben bir dosta, bir inanca, bir ideolojiye, bir aileye, dünyaya ait bir şeye bağlanıyorum ve sonra, şu 'zamanlar' gelip gelip duruyor ve onların gidebilme, göçebilme yetisi olduğunu bana gösteriyor. Sonra, bir dal gibi kalıyorum. Kış, yaz, sonbahar...gelip gidenler; kalanlar, ayrılanlar...hangisi daha iyi bilmiyorum. Yani, bir gün bir dostumdan, ailemden söz alsam, hiç ayrılmayacağız diye; hiç kimse hiç kimseden hiçbir şeyden vazgeçmeyecek diye, o da olmuyor, ölüm geliyor sonra ve biz insanlar sırf şu sadakate geri dönmek için, ölümün ardından bile :' hayat devam ediyor.' diyoruz. Bu cümle, ölümden, o andan, o anın acısını yaşayandan daha ağır. Çünkü, sırt sıvazlamak bu. Bundan daha önce de bahsettim, bu hasta olduğun zaman çorba içmekle aynı şey, birinin sen baygınken, üzerini örtmesiyle aynı şey, birinin sırtını sıvazlamasıyla aynı şey. Peki bunlar güzel şeyler mi? İyi, lazım şeyler mi?
Bunlar olmaya devam ettikçe yaşamak daha zorlaşıyor ve ben burada inancımı kaybetmeye, ondan vazgeçmeye başlıyorum.
Hala hayallerimin olmasına geçen gün şaşırdım, değiştim çünkü. Bir bağın peşinden gitmeye başladım, bu bağ benim vazgeçemeyeceğim bir sevgi, emek, tutku oldu ve bu beni değiştirdi.
Bir büyük hayalim var mesela, bir teknemin bir yelkenlimin olması ve onu hayal etmeye başladığım ilk anda onun ismini de koydum: Ara.
Geçen gün bunu düşünüyordum ve buna çalışıyordum. O gün fark ettim, bir gün, Ara'nın da, gidebileceğini. Bunu fark ettiğim anda, yine o karabasan sıkıntı içimi doldurdu. Bu aslında yukarıda anlatmaya çalıştığım birçok şeyin, simgesel kavramı, sembolü. Ben, şu güne kadar ailemi, tüm dostlarımı, hayallerimi, inandıklarımı bir bağ gibi, bir yelkenli gibi korudum; onlara bu incelikle, sabırla, ciddiyetle baktım, onlar böyle önemli oldular, vazgeçilmez oldular.
Şimdi sorguluyorum, bunu yapmamak mı gerekir? Çünkü, bir gün bir rüzgar çıkagelip, nasıl direnirsem direneyim, ne kadar direnirsem direneyim, gece-gündüz aç susuz...Ara'yı alıp, başka bir denize, başka bir karaya götürebiliyor. O zaman ben Ara'ya sadakatin hiçbir nesnesini öznesini yüklememeli miyim? Onu yaşamamak mı olur mu?
Bu, tüm zamanların gel gitlerine karşı, direnen bir alışkanlık, sadakat. Kişinin kendi ölümüne kadar savaşacağı, direneceği, koruyacağı; tekrarlayan birçok duyguyu içinde barındıran, insanın misyonu edasını takınan bir alışkanlık. Şu günlerde, sırf bunun için, tren istasyonlarında oturup duruyorum ve de bunu unutmaya çalışıyorum. Fakat, beynin reddettiği bir şeyle sürekli karşılaşıyorum ve sonra sabah oluyor, hayatın işlerinden sonra, öğlen kendimi yeniden tren istasyonlarında buluyorum. Saatini bekleyip, saati gelince kalkan trenleri izlemek beni şu günlerde şu kavrama karşı ayakta tutuyor, bir evsiz gibi algılanmaya başlasam da. Trenlerin kalkışları ile aklımın reddettiği şey, münakaşaya dalıyor ve ben de istasyonda dalıp gidiyorum. Bu hususta, fotoğraf sanatı, kendi başına bana bir enstantane oluyor, kalbim kaya olmasın diye.
'İnsanoğlu yıllar boyu bir boşluğu imgelerle, dağlarla, illerle, krallıklarla, körfezlerle, gemilerle, adalarla, balıklarla, odalarla, aletlerle, yıldızlarla, atlarla, insanlarla doldurrur. ölümünden az önce ise, usanmaz çizgi labirentinin kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.'
'Fedeltà è una brutta cosa: se sei fedele sei sempre solo'
Subscribe to:
Posts (Atom)