Tuesday, July 14, 2015

Portakallı Çikolata

 Portakallı çikolata, benim çocukluğum. Çocukluğum henüz büyümedi ve ben, çocukluğun haricindeki ben, sadece denizde  huzur buluyorum ve resim yaparken ve balede. Bunlar bana yetiyor. Fakat, dünya çok büyük ve çocukluğum bu dünya için çok küçük kalıyor. İnsanlar var bir kere. Onlarla her şey zor.
 Günlerin gecelere bağlanışında bir, gecelerin günlere uzanışında..ben denize bakıyorum.

 Evim nerede ve evim nasıl?
Evim, İstanbul'du; mavi, doğu desenli ve batı tasarımlı, martılı; semtli, tarihli...
Evim, ikiye bölünmüş bir evdi, tam ortasından. Yani bir zamanlar iki evim vardı, buna büyükler iyi tarafından bakmam için beni ikna etmeye çalıştılar, bak iki evin oldu, dediler bana. Çocukluğum bir evin ikiye bölünüşünü anlayabilecek kadar olgun değildi ve de çocukluğum mimariyle veya maddiyatla ilgilenmiyordu.
Evim, uzaklaşmaya başladığım bir takım temel kavramlarla küçücük bir oda ile selvi ağaçları arasında bir yer oldu.
Evim, kocaman ağaçlı, köpekli bir ev oldu; çocukluğum buraya hiç ev demedi.
Evim, italyan panjurlu, sıcak sarı renk duvarlı, küçük ve kocaman kalpli bir okul oldu. Çocukluğum buraya ev dedi ve burada büyümeye başladı, kaldığı yerden. Bu hususta, italyan panjurları ve italyaya dair birçok şey, ev kavramının altında toplanmaya başladı. Çocukluğum burada, kaldığı yerden büyümeye başladı.
Bu beni ağlatıyor...çünkü sonra, evimin nerede olacağına karar verdim; birkaç sabah, İstanbul'da, İtalyan Konsolosluğunda.
Bugün portakallı çikolata yediğim oluyor, çok nadir ve aklıma geliyor, evimin olması şart mı?
Sadakatle bağlı olacağım bir yer, dünyada, şart mı? Bugün, büyütmeye çalıştığım bu çocukluğu sadakat kavramı yoruyor, üzüyor ve bunun üzerine düşündürüyor.
 On yıl tek bir ev, dört yıl iki ev, beş yıl ev demediğim bir ev ve bir selvi, beş yıl çocukluğumun büyümediğini fark ettiğim, uzak, tek, sevgi ve içten bağlılıkla bağlı olunan bir ev.

 Anneannem, çok güçlü bir kadındır. Bugün seksen iki yaşında ve bu sek sen i ki yıl boyunca hiç sigara içmedi. Bazen anlaşılmazdır, soğuktur. Ben çocukken, babaannemi daha çok sevdiğimi söylerdim hep. Büyüklerin, çocuklara bu takım soruları olur: en çok anneni mi seviyorsun babanı mı? anneanne mi babaanneni mi? dayın mı halan mı? Büyükler, çocukları duyguları nasıl saydıklarına alıştırmaya çalışırlar.
 Annemle anneannemi ziyarete gittiğimiz zaman, hep aynı yerde otururduk, o evdeki yerlerimiz belliydi. Annem, şu retro ayaklı kül tablasının yanına oturur, anneannem 1950lerden kalma çökmüş koltuğuna, tam karşısına. Ben genelde annemin yanına oturdum ama hareket halindeydim, anneannemin evini incelemekle geçerdi adımlarım. O günlerde, çocukluğuma, fotoğrafı hediye etti tüm bu gözlem ve adımlarım; yatak odasındaki tuvaletin üstünde duran parfümler, taraklar, anılar dekor ve anlatımı hediye etti çocukluğuma...Anneannem hep yalnızdı. Yalnız ve güçlü bir kadın. Dedemi kaybettikten sonra, koskocaman evde otuz altı yıldır yaşıyor, faturalarını kendi ödeyerek, evini temizleyerek, arkadaşlarına giderek, onları davet ederek, televizyon ve dizilerle; on on iki kutu ilacıyla, kışları akan çatısıyla; dayım ve annemin kitapları ve ansiklopedileriyle, fotoğraflarla...
O da ağlıyor ve hala büyüyor. Bazen, kabul etmediği bir ölüme ağlıyor. Bazen sevinçten ağlıyor. Biliyorum.
Bugün, sesini duymak için aradağımda, bana ilaçlarını, faturalarını, dizileri anlatıyor. Her seferinde telefonu kapatınca, tüm bunları tek başına nasıl yaptığına şaşırıyor ve bundan korkuyorum. O, sadakatle ve sadakatin çağırdığı yalnızlıkla başa çıkmayı biliyor, mu?
Ne zaman yalnızlık değil de, sadakat beni ağlatsa, anneannemi hatırlıyorum.

Devam edeceğim, dedi.





No comments:

Post a Comment