Tuesday, September 30, 2014

Böyle doğallığında düzensiz,
Yani böyle düzensiz doğmuş bir güzelliğe İstanbul'dan başka bir şehir sahip olamaz.
Tam da bu yüzden orient ile occident arası Konstantinopolis

https://www.youtube.com/watch?v=1EGwKUKpZxg

Sunday, September 28, 2014

Pasticceria

Hayatımın bir bölümü, pastanelerde geçti
Hiç unutmadım o pastane kağıtlarını, onlara dolanan ve makasla fırfır yapılan süslerini
Çocukken denerdim, o fırfırı yapmayı, becerirdim ve yapıp yapıp dururdum.
Hayatımın bölümlerinden biri pastaneler:
Baylan, Venüs, Motta, Kuğu; 7-8 Hasanpaşa Fırını, Lebon, Görgülü, İnci; Barcelona...ve hatırlamadığım daha niceleri...
Hele bir de tüm bunlara anne ve anneanne ile gidiliyorsa, pastane sözcük anlamını buluyordu.
Ne konuşuyorlardı ikisi, bunu hatırlamıyorum pek, kocaman pastaları iştahla yediğimi, insanları ve bulunduğum pastaneyi, mekanı gözlemlediğimi hatırlıyorum. Bir şey düşünmezdim gibi, yani tam hatırlayamıyorum bulanık biraz.
Mutluluğun, şefkatin, birlikteliğin böyle bir şey olduğu aşılanırdı işte; pasta yiyerek, pastaneye giderek, yalnız olmayarak...ama sana böyle gösterilen öğretilen şefkati, mutluluğu bir daha bu tat da bulamayacağını kimse söylemezdi, kimse göstermezdi bu pastanelerden birinde, öylece oturmuş iştahla koca dilim pasta yerken, kup griyeyi kaşık kaşık bitirirken...
Bugün, Milano da öyle bir pastane keşfettim, çocukluğumun dekorunda. Biraz pastaneyi incelidikten sonra, arkama dönüp kapıdan annemle anneannemin de girmesini istedim. Yoktular. Reçel aldım. Tüm pastalar, kurabiyeler, şekerlemeler lezzetli gözüküyordu ama ne bileyim, canım hiç istemedi.
Yani maneviyatı aradım, manevi olgular durmuyordu pastane kağıtlarının üstünde; pastane kağıtlarının üstünde özenle dizilmiş, satın alınabilen pastalar, kurabiyeler duruyordu. Canım hiç istemedi. Pastane sahipleri ile biraz konuşup, buruk çıktım, ağlayamadım da. Bir şey vardı, yutkundum. Nehir oldum yine biryerlerimde.
İnsan yutkununca da çocukluğunu yazıyor, hatırlıyor, anlatmak anmak istiyor.

Saturday, September 27, 2014

Sana laleler alan olmuyorsa,
Sana laleler alan olmuyordur.

Adonis

'Bir de sevgilim vardır, pek muteber'
2000li yılların 14üncüsünde, 
bir gün, taş evleri olan bir adada,
 bir zeytin ağacının altında, 
Şiir gibi bir sevgili, sana böyle hitap eder miydi? 

Günlerden Eylül 


Monday, September 22, 2014

Sopravvivere

Yaş yirmidörtte bir takım enerji veren vitaminler; uyumamak, hayatta kalmak, diğer ve ben de dahil tüm sıkıcı insanlar gibi işleri yoluna koymak, sabah sekizde uyanmak, günü her neyse işin o işle geçirmek ve gün içinde enerjik olabilmek, akşam normal normal onlarda uyumak için.

Yaş yirmidörtte, aç ve kimsesiz insanları görüp, aslında içten içe bana da olabilirdi insani empatisi ve kaygısıyla, fazla para harcamamak dolayısıyla yeri gelince veya gelirse sefa pezevengliği yapmak, yapabilmek.

Yaş yirmidörtte, ne çok zengin insana ne çok fakir insana, sosyal sınıf kavramlarında dolaşmadan, kendi ihtiyaç ideolojini kurmak. İnatla iphone almamak, ihtiyacım olduğunu düşünmemek ve toplum tarafından yalnızlaştırılmak ki bu çağda toplum dediğin, o mini minnacık yalnız insanlardan oluşan topluluk.

Yaş yirmidörtte, sanat yapıp ihtiyacına göre kazabileceğini düşünmek , allahın cezası umudun kendini hissetirişi, Umudun hayatta kalmayı zorlaştırması, umutsuzluğun da bilmukabele ve hırsın da azının çoğunun aynı kapıda oluşu.

Neyse...
Bugün ki konu enerji veren vitaminlerdi. Insomma, resmen hayatta kalabilmek için, gün içinde uyumamak için doktorum- parafarmacianın saçları kısacık en organik eczacısı doktoru-enerji veren, doğal bitkilerden üretilmiş tadı iğrenç bir şurup verdi. İçinde Çinlilerin şu çok sevdikleri ve sağlık sektöründe kullandıkları bitkiyi görünce, çocuk vitamini alsam olmaz mı, dedim benim organik doktora. O da saolsun, olmaz, dedi. Alt cümlesi, sen artık yirmibeşe doğru gidiyorsun, tansiyonu, nabzı, kanı ...onlar yetmez sana, vücut kafa ağır , dı.
Tamam, eczacı doktorumu çok sevdiğim ve ona güvendiğim ve onun her zaman beni iyileştirdiği için, bu iğrenç şurupsu vitamini aldım ama, bu eczacı doktorum olmasaydı, ne kullanıcağım öyle şeyler enerji için deyip uyumaya devam edecek, böylece ayları yılları götürmeye çalışacaktım. Değişen bir şey yok, yine götüreceğim ayları yılları -belki- ve uyuyarak, uyumayarak ama soru şu neden ihtiyaç duyalım böyle şeylere? Dünya böyle bir yer mi? Bu sorum hem sosyolojik, hem bilimsel hem psikolojik hem de fizyolojik bir sorudur. 
Yorulursak uyuruz. Yok, uyumamam lazım, normal normal yaşamam lazım diye, haplardır, şuruplardır, kafeinlerdir, spalara gitmelerdir vs vs...Normal olan insanın acıkınca yemek yemesi, yorulunca uyumasıdır. ama tüm insanlar böyle yapsa, hop açlık hop hiyerarji hop bürokrasi aman o şu bu nerede?
Şu kayalar, denizler nasıl hayatta kalıyor böyle dipdiri, ki onlar sürekli uyuyorlar, arada bir depremdir, tsunamidir böyle hareketler içerisindeler sadece.
Bugün yine anlamadığım şeylerleyim. Bir iki saate günlük şeyleri yapınca unuturum, normale'dönerim.
Eylül ve Aralık
En sevilen sabah görüntüleri,
Sabah uyanışları, rüzgarlı havalar, Eylül'de uçuşan perdeler, Aralık'ta açılmayan perdelerin eve doldurduğu gri ışık ve evde yanan sıcak lambalar...
İşte bunlar şiir gibi

günlerden Eylül

Sunday, September 21, 2014

Madde Mi Mana Mı III Ve 'No Manifesto'suna Giriş


  • Artık sabahları kahve içiyorum.
  • Neredeyse her gün hayatımı kurmak istediğim yeri düşünüyorum, düşlüyorum.
  • Şiir okuyorum.
  • Şiir okuyup ağlıyorum, şiir okuyup tiyatro oyunları, film ve fotoğraf kareleri düşlüyorum.
  • Paris'i ve Londra'yı düşünüyorum.
  • Londra'yı ekseriyetle düşünüyorum.
  • İtalyanca çalışıyorum, konuşuyorum, daha da çok çalışmak, konuşmak ve anlamak istiyorum.
  • Öğlenleri veya akşamüstleri uyuyorum.
  • Öğlen uykularım beni üzüyor çünkü, onlar birer uyku değil baygınlık, resmen bayılıyorum.Uyuyamazsam göz kapaklarım düşüyor, hücrelerim odalara çekiliyor, nabzım yavaşlıyor, güvenli uyuyabileceğim bir yerden uzaksam, bir yere yıyılıyorum, gözlerimi kapatmamaya çalışıyor nefes alıyorum sakince, kanım çekiliyor gibi geliyor, tansiyonum düşüyor yani, uyumak zorunda kalıyorum.-Şikayetiniz ne zaman başladı?Geçirdiğiniz bir ameliyat var mı?-Şu endokrin testlerini bir ara yaptıracağım. bir tane test istemedi ki, bu konular üşengeçliğimde takılı, ama belki de, düşündüğüm yerde, güne gözlerimi açsam ve geceye gözlerimi kapatsam ve korkularım olmasa, ve on yaşımdan itibaren tekrar büyümeye başlasam, ve 'ailecek'olsam, ve düşündüğüm işi yapıyor olsam...geçer. ama geçmeyedebilir, çünkü pisi pisi(ne)fizyolojik bir boyutunun da olduğunu biliyorum. baya oldu, emarlara girmeyeli. baş ağrılarım iyi, geçiyor. ama ilaç almadan geçiriyorum. kendi kendimi tedavi edebilirim bir yere kadar. kesin bilgi.
  • Kahveyi çaydan daha çok seviyorum ama çay da fena değildir bazı karelerde.
  • Sağ bileğimin atardamarında bale, sol bileğimin atardamarında modern dans atıyor. Suratımdaki ifadeler, değişen yüz çizgilerim bana bir yerlerimde tiyatro, sinema ve fotoğraf ile beraber olduğumu hatırlatıyor. Aklımdan bin bir renk akıp tek bir rengi ortaya çıkartarak, aklım, resmi ve yaratma edimini tutuyor.
  • Milano.
  • İstanbul.
  • Dünya ama biraz evren de.
  • Kara ve deniz parçası, denize uzanan kara parçası.

Devam edeceğim dedi.


Pazar günleri, hamburger veya pizza yemekten, kafa bomboş dizi izlemekten
Hala vazgeçmedim,
Yağmurlu pazar günlerinden de.
Sekiz dokuz yaşımın güzel pazar günleri.

Günlerden Eylül.

Pırlantıcı Mı?

https://www.youtube.com/watch?v=n3AF9KjhdFE&list=UUeMQiXmFNTtN3OHlNJxnnUw

Saturday, September 20, 2014

Bir De Rakı Şişesinde Balık Olsam*


Şiire olan düşkünlüğüm,
günlerden Eylül.

Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün ve geceleri.
Tren sesi duyulurdu, yatağından
Arada bir
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartmanda.
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.

Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.

Hicret, Orhan Veli Kanık 

İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah,
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda, 
Ne haltedeceğimi bilemem.

Dalgacı Mahmut, Orhan Veli Kanık

*Eskiler Alıyorum, Orhan Veli Kanık 

Friday, September 19, 2014

Ansia

Bir şey var, bir şey ve bir duygusu yok ama yaşanıyor.
Yaşanıyor her gün yaşanıyor,
Bir telefon çalışında, bir saat diliminde yaşanıyor.
Çok zor yaşamak; her gün ani kalp çırpışlarını, kalp sıkışmalarını, beyin sorgularını, gözaltı çökmelerini, her gün tekrarlanan yorgunluğu...bunları yaşamak çok zor.
Bundan nasıl kurtulacağım?


Birinin bana ölümü anlatması lazım
Bak böyle böyle olacak demesi lazım
Korkma demesi ve gerçekten beni buna inandırması lazım
Benim, ondan bunu öğrenmemişcesine ve
O veya onlar beni telkin etmemişcesine
Buna körü körüne inanmam lazım ve
Artık korkmamaya başlamam lazım.
Şimdi bugün, korkudan nerelere saklanacağımı,
Hangi uyku dilimlerinde uyuyacağımı şaşırdım,
Gülüncek ve ağlanacak şeyler olduğunu
Unuttum.
Sanki öldüm veya yeniden doğdum.
Kör bir kaygı bir gün geldi ve kalbime kondu
Ondan sonra tüm uykular kaçtı
Tüm gözler kapandı
Bir gün bir kaygı gelip tüm benliğime oturdu.
Beni üzmeye başladı, üzdü, üzüyor.
Ben çok yoruldum, yorgunum.

günlerden Eylül.
Gün geçmiyor ki...
hah,istanbul kalk kalk kalk
'...vagabonda da un campo all'altro della creazione artistica,
 fu drammaturgo e poeta, 
cineasta e saggista, 
pittore e sceneggiatore.'

Monday, September 15, 2014

Ekseriyetle

İki senede bir yazıp duruyorum buralara,
güzel ağlatıyor
http://www.youtube.com/watch?v=Qa56ErUEal4

ve Müşfik Kenter'e
Şimdi bu kadar antioxidan...
ya kafa giderse

Sunday, September 14, 2014

Gümüşsuyu ıslanınca pek güzel olur.

Ferdi

İstanbul'a gidince turist pozu verenler
İstanbul'a gidince İstanbul'u turist gibi gezenler
İstanbul'a gidince İstanbul'u turist gibi yaşayanlar
İstanbul'a gidince yurtlarını şaşıranlar
İstanbul'a gidince şehirlerini şaşıranlar
İstanbul'a gidince dillerini şaşıranlar
İstanbul'a gidince aitliğini şaşıranlar
Hadi eller havaya kadehler bulutlara


https://www.youtube.com/watch?v=6nmsVnmslq8

Saturday, September 13, 2014

Resmen The Sims oynayacak vaktim yok.
Bu çok can sıkıcı.

Bisküvi

Şu koskoca evrende, en mutlu olduğum an bisküviyi süte ve de kahveye banıp yediğim andır. Sen kalk yıldız oradan oraya milyon küsür yılda hareket ederken, dünya güneşin etrafında dönerken, adamlar marsta hayatı incelerken; bu sonsuz büyüklükteki evrenin senden haberi olmaksızın, sen bisküvini sütlere, kahvelere ban ve mutluluk bir gonca gibi dudağına konsun, benliğini sarsın.
Bugünler de uzaya evrene çok kafa yormaya başladım. Sorgu sual bitti çünkü dünyadaki şeylere ve boyutlara! 
türk televizyonlarında, saat onda bir uygulama var, yayında olan programın altında 'sempatik' hilal figürü ve altyazı çıkıyor : 'iyi geceler çocuklar '.
Bugünler de her şeyi, aman benim en sevdiğim bulutların bile, benden haberi yok a bağlıyorum.Sonra, neden koskoca Milano'da delinin teki, tam da lüks dükkanların kesiştiği galeri içindeki meydanda, kulağında kulaklığı ve elinde walkman i ile dans edip insanlara gülücük atıyordu? Bundan atıyordu işte.
Geleceğim...daha bitmedi söyleceklerim. 
ve bisküviden haberi olmayan, sütten haberi olmayan, benim bundan duyduğum mutluluğun ne olduğunu bilmeyen evrene bisküvimi ve sütümü kaldırıyorum.iyi geceler. adios. arrivederci. koskoca evren arrivederci'yi bile bilmiyor. italyanların cuma günleri saat beşte işten çıktıklarında mutluluktan dört köşe olmuş her yerleriyle iş arkadaşlarına söyledikleri arrivederci den haberi yok koskoca evrenin, inanabiliyor musunuz çocuklar?

Çok görsel doldu buralar içim sıkılıyor.
İşte Benim Züke Müren
https://www.youtube.com/watch?v=fOS9r6EIg20








Ceci Est La Couleur De Mes Rêves*

'...il blu grigio, il blu notte e il blu mare, il blu scuro, il blu lavanda. 
O il blu melanzana, nelle sere di temporale. Il blu verde.
 Il blu rame del tramonto, prima del mistral. 
O quel blu così pallido, quasi bianco.'**




*Joan Miro
**Jean-Claude Izzo

Thursday, September 11, 2014

Dionysus,Apollo ve Pan

İşte sevgili Romalı kardeşlerim benim her zaman böyle bir evim olacak ve hiçbir zaman olamayacak. Çünkü gerçekte,bu evi kendi başıma yapamam.Benimle böyle bir ev yapabilecek biri mi biliyorsunuz? İş ev yapmada da değil zaten, bunu daha önce söylemiştik; şu orkestra şefi, ressam, şair hususunda ve diğer şeyleri de söylemiştik.
Korkarım zaten. Ayıdan da korkarım,başka şeylerden de.Şimdi şuraya yazabilirim korkacağım türlü şeyleri.Ama ne gerek var,otur oturduğun yerde.

Hah Çukurcuma'yı özlüyorum şimdi,şu anda.Oldu mu oldu mu böyle
ve de
Kabataş atlasa denize yüze yüze gelse olmaz mı olmaz mı öyle

https://www.youtube.com/watch?v=-DF5a99zK2c

Deniz Ülkesi

Senelerce senelerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz
İsmi; Annabel Lee
Hiç birşey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni
O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee
Göklerde uçan melekler
Kıskanırlardı bizi
Bir gün işte bu yüzden göze geldi
O deniz ülkesinde
Üşüdü bir rüzgarından bulutun
Güzelim Annabel Lee
Götürdüler el üstünde
Koyup gittiler beni
Mezarı oradadır şimdi
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskanırdı bizi
Evet! Bu yüzden 'Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi'
Bir gece rüzgarından bulutun
Üşüdü gitti Annabel Lee
...

Annabel Lee-Edgar Allan Poe,
Melih Cevdet Anday çevirisi







Wednesday, September 10, 2014

S'orionis

İnsanların çalışıp,'para kazandıkları'saatlerde, yine, çok güzel uyudum; öyle rahat, öyle geniş, öyle gelişi güzel.
Ey sırasını beklemeden gelen akşam üstleri*, tam o sırada geliyor güzelim uyku,yok böyle bir gelmek, günün başka hiçbir saati böyle gelmiyor. Bunun aslında beni üzen ve üzmekten de öte endişelendiren tarafı var ama ses etmiyorum, kırıyorum kabuğunu, uyku bu.
Sonra gözümü açıyorum,büroların ışıkları sönmüş, insanlar sıradan sıradan işten çıkmışlar evlerine gidiyorlar, ertesi sabah yedide uyanmak için uyuyacakları uykularına...
Beni ise bir uyku almış ki,sırtımı yataktan kaldıramıyorum bıraksan asırlık uyuyacağım şu namussuz akşamüstlerinde**.Tam böyle yazınca da dedim bir şiir vardı namussuz akşamüstleri tamlamasının geçtiği,hah dedim sonra,Saitciğim vardı ya, meğer söylenip duruyormuşum da en sevdiğim şiirlerinden birini, haberim olmamış, yazmışım yine.

Uçak,
Şu uçaklar ve martılar
Onlara olan sevgim,uçabilmeyi hayal etmemden,
Uçabilmeyi sevmemden,uçmak eylemini kendimce sevdiğimden mi geliyor?
Uçak,Trieste'den kırdı,
Baya atlasta gözüktüğü gibi kıta işte ve deniz.ve uçak baya baya kıtanın üstünden uçarak ve benim kendimce çok sevdiğim bulutlardan geçerek ilerliyor.Bir daha şaşırıyorum bilime,doğaya,doğaya anlam yüklememize,kavramlar bulmamıza,anlamamıza,anlamaya çalışmamız,sorgulamamıza...
Ama en çok da,insanın ve tüm canlıların,evrendeki boyutuna bir daha bir daha şaşırıyorum,uçak tam Trieste'yi geride bırakmış Verona'ya oradan da Milano'ya doğru ilerlerken.Resmen bir engin denizi geride bırakıyoruz,hem de bulut olduğuna inandığım,o gaz parçalarının içinden geçerek.Bana küçükken bizleri anlatmaya çalıştıklarında,bilimle,ilimle:'iyi de bu kara parçaları nasıl duruyor böyle düşmeden'diye sorup dururdum.Açıklarlardı yerçekimini,merkez kaçı,eksen eğikliğini,coğrafyayı,bilimi...dinlerdim ama mütamadiyen sormaya da devam ederdim.Bu geldi aklıma uçukta,hemen aldım elime kağıt kalem,çizdim gördüğüm kara parçasını,onun denizle birleşimini,sudan,denizden kopuşunu..sanki anladım ama eksik kaldı bir şey.herhalde ben çok küçük olduğumdan tüm bu kıtalara,sulara kıyasla.
Bunları düşününce,patates bile soyarak ömrümü geçirebilirim diyorum.Meslek hayatta kalmak değil mi sonuçta...Bakıyorum aşağıya,boylu boyuna kıta,deniz,kara parçası,su..bunlar bildiğimiz boyutu ve benim bulut olarak sevdiğim gaz parçalarından da yukarıda başka bir boyut,en sevdiğim renk olan denizin derininde başka bir boyut var,şu gördüğüm kıtaların altında başka boyutlar,mineraller,yaşamaya devam eden bir enerji var.Öyle ya, benim bedenimin yukarısında ve aşağısında, içinde de başka başka boyutlar var. Bakıyorum,henüz insanları göremiyorum.Uçak alçalıyor,insanlar,onların kullandıkları yollar,yaşadıkları yerleri görüyorum;tek tek inceliyorum,sonra ölüm geliyor aklıma,küt biri gitmiştir belki şu an diyorum,biz ne biliyoruz ki şu an da.Gördüğüm ile düşündüğüm,bir anlık birleşip algıma bir şeyler yapıyorlar,hafif kısa devrelerle,bu kıtaların bu suların haberi bile yok birinin ölümünden,doğumundan...o zaman ne diye üzülüyoruz böyle,ne diye yaşıyoruz a kadar gidiyor mu sorular.Eşit olduk mu sana diyorum ölüme,doğuma.Laf atıyorum onlara,alt etmeye çalışıyorum benden haberleri bile olmayan,ölüme ve doğuma,birilerinin evlerine yollarına yukarıdan bakarken.Yok diyorum şurada yarım saat var inmeye,oturduğun yerden kalkamayacaksın,boşver diyorum.Boşver diyorum,sonra iniyorum.'Günlük'hayat alıyor beni,tüm bunları unutuyorum.Dalıyorum.


Akşam üstleri geliyor 
Tam insanlar işten çıkarken. 
Salkım salkım tramvaylardan 
Bir güzel çocuk yüzüyle gülümsüyor 
Namussuz, akşam üstleri geliyor. 

Neremden yakalıyor, bilmiyorum 
Ben tam sevmeye hazırlanırken 
On altı yaşındaki sevgilimi. 
Elini elimle tutmak 
Yirmi dört saatte bir 
Sıcak bir laf dinlemek isterken
Rezil... tam o saatlerde geliyor**.

*Edip Cansever,Günlerden


Saatlik III

Saatlik:
Sabah 09:30

Eylül'ün şu naif soğukluğu,kışa hazırlanışı
Yüreğime konuşu
Oh Eylül geldi.

Amami III

Ennio Morricone besteleri gibi bir hayat kurmak istiyorum.

Monday, September 8, 2014

Le Sacre Du Printemps

Milano'ya ve Yeşeren'e kış geliyor,
Sırf bunun için mutlu olduğum günlerdeyim.





Friday, September 5, 2014

Yerçekimli Karanfil*

Kime emanet ederdim bunca şeyi?
Sonuçta bunlar dünyevi şeyler...
Öyle şeyler mi?
Babam,
O da beni yalnız bırakacak ya.

Devam edeceğim dedi.

*Edip Cansever'in bir şiiri.

Monday, September 1, 2014

Senenin kaç olduğunu hatırlamıyorum2, hangi gün, hangi mevsim olduğunu hatırlamıyorum. Tahminen 2006-2007lerdi. Marc Levy'i tanıdım, kitap dolabımda, İstanbul ziyaretim esnasında, onun kitaplarını tekrar inceleme fırsatı buldum.

 'Bir akşam oldu ve sayısız başka sabah' diye bitiyor Sonsuzluk İçin Yedi Gün ve onun ilk sayfasında, Jean Cocteaudan bir alıntı:
 'Tesadüf,tanrının fark edilmeden geçip gitmek için büründüğü biçimdir.'

Marc Levy’nin Gelecek Sefere kitabını okuduktan sonra,saat taşımamaya başladığımı hatırlıyorum.
Bu kitap,zaman,beden,varlık  ve ışık üzerinden bir yol da izliyor. Herhalde 2007diydi okuduğum yıl, baksana şimdi hatırlayamıyorum o gün kaydedemediğim için ama saolsun kalemler burada da imdadıma yetişti, çizmişim, ayırmışım şu dizeleri, cümleleri:

Hala birkaç amfi doldurduğum oluyor.Peki daha önce sürdürdüğümüz yaşamlarla ilgilenmiyorsanız,ne diye yaşamınızı xıx.yyda geçiriyorsunuz?
Jonathan gafil avlanmıştı.Bir süre düşündükten sonra kadınann doğru eğildi.
-O dönemde yaşamış bir ressamla neredeyse tutkulu bir ilişkim var.
İnsan nasıl önceki yaşamlarla ilgilenmeye başlar?diye sürdürdü Jonathan sözlerini.
-Saatine bakıp orada yazanla yetinmeyerek.
-İşte bu en iyi dostuma umutsuzca aşılamaya çalıştığım bir bakış açısı.Zaten ben hiç saat taşımam.
Kadın onu uzun uzun süzünce,Jonahthan kendini rahatsız hissetti.
….
Gümüş saçlı kadın parmağıyla saatinin camını yokladı.
-Zaman da yolculuk eder.Bir yerden ötekine değişir.Yalnızca bizim ülkemizde dört değişik saat var.
Jo:Bu zamansal farklılıklara dayanamıyorum artık,midem de öyle.Kimi haftalar akşam yemeği saatinde kahvaltı ediyorum.
-Zamanı algılama biciminiz yanlış.Zaman,enerji parçacıklarıyla yüklü bir boyuttur.Her tür,her varlık,her atom bu boyutu farklı bir biçimde geçer.
-Dünyanın düz olduğuna da inanmıştık,güneşin bizim etrafımızda döndüğüne de.İnsanların büyük çoğunluğu gördüklerine inanmakla yetinirler.Günü birinde zamanın devinmekte olduğunu anlayacağız,tıpkı dünya gibi döndüğünü ve sürekli genleştiğini.
Jonathan ne diyeceğini bilemiyordu.Bir şey yapmış olmak için ceketinin ceplerini karıştırdı.
-Baksanıza neler düşünüyoruz.

Hala çok korkuyoruz,hazır değiliz ve atalarımızla aynı cahilliği göstererek,ulaşamadığımız ve bildiklerimize gölge düşürecek her şeyi paranormal ya da ezoterik diye adlandırıyoruz.Araştırmaya düşkün ama keşfetmekten korkan bir türüz.Korkularımıza inançlarımızla karşılık veriyoruz,kesin olarak bildikleri şeyden uzaklaşınca dünyanın dipsiz bir uçurumla son bulacağına inanmış,yolculuk fikrine karşı çıkan şu eski denizciler gibiyiz biraz da.
Jo:Benim mesleğimin de bilimsel yanları var.Zaman resmi bozuyor,birçok şeyi gözle görülmez kılıyor.Bir tabloyu restore ettiğimizde ne harikalar keşfettiğimize inanamazsınız.

-Yeni kaşiflerimizi bekliyoruz hala,zaman yolculuklarımızı.Bir avuç yeni Macellan,Kopernik ve Galileo yeterli olacaktır.Onlara sapkın muamelesi yapacağız,onlara güleceğiz ama evrenin yollarını onlar açacak,ruhlarımızı onlar görünür kılacak.
Jo:Bilimle uğraşan biri için ilginç şeyler söylüyorsunuz,bilimle maneviyat genelde pek uyuşmaz da.
-Bu basmakalıp düşüncelerden kurtulun.İnanç bir din meselesidir,kim olursak olalım ya da kim olduğumuzu düşünürsek düşünelim,maneviyatı vicdanımız doğurur.
Jo:Ölümden sonra ruhlarımız yaşadığını mı düşünüyorsunuz gerçekten?
-Gözün görmediği şey var olmayı sürdürür.

-Işığın yansıtamadığı şey saydamdır.ama var olmadığını söyleyemeyiz,bedenimizi terk ettiği vakit yaşamın kendisini de göremeyiz.

-her birimiz yaşantımızı kendi ritmine göre kurup bozuyoruz.Geçen zaman yüzünden değil,harcadığımız ve kısmen yenilediğimiz enerjiye bağlı olarak yaşlanıyoruz.

Jo-Bir ruhun birçok kez yaşadığını mı düşünüyorsunuz?
Kadın-Evet,kimilerinin.
Jo:Ben çocukken,büyükannem yıldızların göğe çıkanların ruhları olduğunu söylerdi.
-Bir yıldızın ışığı bize ulaşana dek belli bir zaman harcamıyor,zaman onu bize doğru yönlendiriyor.Zamanın gerçekte ne olduğunu anlamak,onun boyutunda yapılacak bir yolculuk için,kendine olanak tanımaktır.Bedenimiz bu olanaklarla çatışan fiziksel güçlerle sınırlanmış olsa da ruhlarımız bu güçlerden sıyrılıyor.
Jo:Asla ölmediklerini düşünmek olağanüstü olurdu…
Kadın-Çok iyimser olmayın,ruhların çoğu ölür gider.Bizler yaşlanırız,onlar da belleklerinde biriktirdikçe farklı boyutlar alırlar.
Jo:Ne biriktirirler belleklerinde?
-Evrende katlettikleri yolları!Yuttukları ışığı!Yaşamın genini!En miniciğinden en devasa boyutta olanına kadar taşıdıkları mesaj budur,hepsi buna erişmeyi hayal eder.Yaşamı boyunca içimizden pek az kişinin çevresinde dolşatığı bir gezegende yaşıyoruz ve ruhların da pek azı yolculuklarının amacına ulaşmayı başaracaktır:yaratılışın çemberini bütünüyle katetmek.Ruhlar elektrik dalgalarıdır.Gezegenizimdeki her şey gibi milyarlarca parçacıktan oluşurlar.Büyükannenizin yıldızı gibi,ruh kendi dağılışından korkar,ona göre her şey bir enerji sorunudur.İşte bu nedenle dünyevi bir bedene gereksinim duyar,bu bedeni donatır,onda yeniden canlanarak zamansal boyutta kendi yoluna devam eder.Bedende yeterli enerji kalmadığında,terk eder onu ve uzun yolculuğunu sürdürmesi için kendisini ağırlayacak yeni bir yaşam kaynağı arar.
Jo:Peki bu arayış ne kadar sürer?
Kadın-Bir gün,bir yüzyıl?Ruhun gücünebir yaşam boyunca ürettiği enerji kaynağına göre değişir bu.
Jo:Peki ya yeterli enerji yoksa?
Kadın-Ölür
Jo:Nasıl bir enerjiden söz ediyorsunuz?
-Yaşam kaynağından:duygudan.


Jo:Peki bana baktığında ne görüyorsun?
Luciana:Gözlerinde iki ışık görüyorum,Jonathan.Yalan söylemeyen bir işarettir bu.Biri aklını,öteki duygularını aydınlatır.Dikkat et,kalbine fazla sıkıntı çektirirsen kırılıverir.Kalbinin ne söylediğini duymak için onu dinlemeyi bilmek yeterlidir.






Dorian Sevgilim

Sanatçı güzel şeyler yaratandır.
Sanatı göz önüne serip,sanatçıyı gizlemek sanatın amacıdır.
Eleştirmen,güzel şeylerden edindiği izlenimi başka bir üsluba ya da yeni bir malzemeye dönüştürendir.
En alçak eleştirinin en yüce biçimi özyaşamöyküsüdür.
Güzel şeylerde çirkin anlamlar bulanlar,sevimli olamadan yozlaşmışlardır.Bu bir hatadır.
Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlar kültür ve zevkleri gelişmiş kişilerdir.Onlar için umut vardır.Onlar,güzel şeylerin salt güzellik ifade ettiği seçkinlerdir.
Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur.
Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır.Hepsi bu.
Ondokuzuncu yüzyılın realizmden hoşlanmayışı kendi yüzünü aynada görmeyen Caliban’ın öfkesidir.
Ondokuzuncu yüzyılın romantizminden hoşlanmayışı kendi yüzünü aynada görmeyen Caliban’ın öfkesidir.
İnsanoğlunun ahlaksal yaşamı,sanatçının özne-malzemesi olsa da,sanatın ahlaki,kusurlu bir ortamın kusursuz olarak kullanılmasından ibarettir.
Hiçbir sanatçı,herhangi bir şeyi ispatlamak isteğinde değildir.Doğru olmayan şeyler bile ispatlanabilir.
Hiçbir sanatçı etik sempatiler peşinde koşmaz.Sanatçının bu tür eğilimler göstermesi bağışlanmaz bir biçimsel özenti ve abartıdır.
Sanatçı hiçbir zaman karamsar ve marazi değildir.Sanatçı her şeyi ifade edebilir.
Sanatçı için düşünce ve dil snaatın araçlarıdır.
İnsanın kötü huylarıyla erdemleri,sanatçı için bir sanat hammaddesidir.
Biçim açısından tüm sanatların en üstün örneği müzisyenin sanatıdır.Duygu yönünden en üstün olansa aktörün sanatıdır.
Tüm sanat aynı zamanda hem yüzey hem simgedir.
Yüzeyin altına inen tehlikeyi kabullenir.
Simgeyi okumaya kalkan tehlikeyi kabullenir.
Sanatın aynasında yansıyan,aslında yaşam değil seyircidir.
Bir sanat yapıtı üstüne yürütülen fikirlerin çok çeşitliliği,o yapıtın yeni,karmaşık,canlı ve yaşamsal olduğunu gösterir.
Eleştirmenlerin fikirlerinin çeliştiği yerde sanatçı kendi kendisiyle uyum halindedir.
Yaptığına hayran kalmadığı sürece insanın;işe yarar bir şey yapması bağışlanabilir;işe yaramaz bir şey yapmanın tek özrüyse ona derinden hayran olmaktır.
Sanat tümden kullanım dışıdır.

Oscar Wilde, Dorian Gray'in Portresi giriş
Sevgili Oscar Wilde, 
 İstanbul ziyaretim esnasında tekrar Dorian Gray ile beraber olmak güzeldi, teşekkürler. Maalesef kitabı tekrardan okuyacak fırsatı bulamadım, altını çizdiğim satırları, ucunu kıvırdığım yaprakları buraya taşıyamadığım için de özür diliyorum. 

'Sanatçının ifade edeceği bir dünya olması için, o, öncelikle bu dünyada yer almalıdır; baskıcı ya da baskı altında, yılgın ya da isyankar, insanlar arasında bir insan.'
Simone de Beauvoir