Çam ağaçlarımı suluyordum,aklıma geldi.
Çiçekleri suluyorduk,
Sulamak...
Kabristana gidiyorum,toprağı suluyorum,bir varlığı,bir canlıyı sulama hissiyatıyla.
Arada kafamı kaldırıp kavak ağaçlarına bakıyorum.
Kabristandan ayrılırken,bazı mezarlara bakıyorum;işli,süslü,güzel çiçekli,etrafı sarılmış olanlar var mesela,
Bazen büyüklerimiz diyorlar ki,üşümesin,iyi yerde uyusun,çiçeklerine bakılsın,su verilsin.
Çiçek dersem,demektir ki canlı veya ruhu çıkmış geziniyordur;çiçek demezsem,ben neyi suluyorum?
Onlar,neyi sulayacaklar sonra?Toprağa karışmış,bir zamanlar her şeyden üstte tuttuğum,koruduğum aklımı mı sulayacaklar?
Bir çiçekmişim gibi,yapraklarım dökülmesin,canlı kalayım diye bana su mu dökecekler?
Büyüklerimiz,üşümeyeyim diye bana etrafı sarılı,çiçekli,dantel işlemeli bir mezarlık mı yapacaklar?
Uyuduğun yer...
Uyuduğum yer böyle mi olacak?
Mesela,yağmur yağdığı zaman,şimşekler çaktığı zaman,kabristan sanki olduğundan daha gri oluyor,daha soğuk ama boğuk değil,çünkü kavaklar var,çamlar var.
Ama soğuk işte ve sen de toplumsal aklınla,duyduklarınla bunca zaman,şimşekler çakınca,acaba 'uyuyan'üşüyor mu diye düşünüyorsun.
Bu soğuk olan mekandan daha soğuk bir düşünce.Bu neden gelir ki insanın aklına?
Ah şu anneanneler,babanneler...
Karşımda fotoğraflar var,çerçevelerin içinde.
Temizlik yaparken,onların da tozlarını alıyorum.Göz ya bu,gözün fotoğraftaki kişilere dalıyor.
Eğer o kişiler 'uyuyorlarsa',ellerine,gülüşlerine,gözlerine daha bir dikkatli bakıyorum.Sonra tekrar aklıma geliyor,bu gözler,bu eller,bu dudaklar nasıl toprak oluyor?Bazen seslerini duyuyorum,o zaman da hatırlıyorum,bu ses nerede?
Bazen de korkuyorum,çok korkuyorum.
Fotoğraflarına baktığım kişiler yaşıyorsa ve hemen 'uyuyanın'yanındaysa,ona da dikkatlice bakıyorum.
Sonra aniden,gözlerimi kaçırıyorum,seslerini duymamak için kaçıyorum,aramıyorum,sormuyorum.
Yani birinin yaşlılığını ararken,diğerinin yaşlanmasını görmeye dayanamıyorum.
Bu arayı çoğu insan bilemez,bu bir lütuf değildir zaten,bilinmesi gereken bir bilgi de değil.İnsanlar büyür,yaşlanır,ölür.Göz,gönül;zaman,akıl buna alışıktır,kilosu,temposu bozulmaz çoğu insanın.
Bu güzeldir belki.
Bilmiyorum ki.
Öyle her zaman değil ama,sadece bir 'ara'da bana bir telefon numarası verilsin,arayayım istiyorum,uyuyanın sesini duyayım istiyorum.Uzak olalım,yine uzak olalım ama,o ellerin,o gözlerin,o saçlar,o sesin yaşadığını bileyim diyorum.
Kabristanda bu kadar çok uzun kavağın olmasının sebebi,bana göre,hemen önünde duran gri mezar taşı ve kahverengi toprak renginin seni boğması ve bu boğmanın otonomuyla,kafanı kaldırıp nefes alman için.
Öbür türlü olmuyor.Bir de konuşmaya başlıyorsun,ağlamaya.
Mesela neden ağlıyorum?veya aklıma,sesin,gülüşün geçirdiğimiz iyi kötü günler geliyor?
Halbuki o anın içinde,gri bir mezar taşıyla konuştuğumu bana hiç kimse söylemiyor ama,şu cümleyi kurabiliyor insanlar,kabristana ziyarete gitti.
Bu öyle bir enlem ki,önünde gri taş ve tuttuğun toprak seni ne kadar boğsa da,kafanı kaldırıp genişlediğin,genişlettiğin göğsünle,kabristanda saatlerce kalabiliyorsun.
Bir an orayı benimsiyorsun,anlattıkların,anımsadıkların bitince,etrafına bakınıyorsun,diğer uyuyanlara.
Hayat var ya yanında,yaşanmış,başkalarının çerçevelerine girmiş gülüşler,gözler,suratlar var.Bu aklındayken,bir toprağa bakıyor olmak,buruyor kalbini ve senin nefes alıyor oluşun,tik tak zamanın sesini ,kalp atışını duyuyor oluşun daha da buruyor.O zaman da kalkıp gidiyorsun işte,teker teker her bir mezara bakarak,her bir fotoğrafa,surata,göze,ellere...
Bundan daha acı olanı,fotoğrafın diğer yanında,hala yaşıyor olanın da nefesini duyuyor,ellerini tutuyor,gözlerini görüyor oluşun.
O zaman da,ellerini bırakıp,gözlerini gözlerinden kaçırıp,sesini duymamak için kulaklarımı tıkayıp koşuyorum,
Kavakların arasında.
'Biri ürkütür beni,öteki sevince boğar.'
Bugün,kalbim yeniden kendini bana hatırlattı,üşüyerek,burularak.
Gözlerimdeki kırışıklıklar,ağlayamamaktan arttı.
Bir hastane odasında,yalnızlığa terk ettiğim,can benim.
Toprağını sulamaya gittiğim can benim,etrafındaki ağaçlara bakıp:bak tepende kavakların var,biraz ileride çamların,hemen karşında,bir dal ağacın,dediğim can benim.
O gün seni toprağa karıştırırlarken,hayat devam ediyor,dediler.O anda,gözümle gördüğüm şey toprağa karıştırılan bir can ve kalbimdi,duyduğum cümle bu ve aynı anda kalp atışlarımdı,düşündüğüm şey soğuk ve soğuk bir ara,bir ev sıcaklığının bir kabristan soğuğuna dönüşmesiydi.O gün bugündür ait olmak nedir bilmiyorum,ev nedir kaybettim,bazen dalıyorum kabristanı evim sanıyorum.
Bugün dokuz yıl oldu;insanlar seni anacaklar,doğum gününde olduğu gibi,bazı günler olduğu gibi ama,sen bizi anmayacaksın,bana telefon açmayacaksın.
Ben senin o gece,o sabah ne hissettiğini bilmiyorum,ne düşündüğünü son anında,dudaklarının son kez nasıl oynadığını,gözlerinin en son neyi gördüğünü bilmiyorum.
Sabah mı akşam mı,öğlen mi gece mi gittin bilmiyorum.Bunları bilmeyerek büyüdüm,büyümeye devam ediyorum.
Yalnız mıydın bunu bilmiyorum ve biliyor musun,
Ben o günden beri yalnızlıktan korkmuyorum.
Hatta küçüklüğümde,kendi oluşturduğum kendi istediğim yalnızlıktan,daha derin bir yalnızlık olmasına rağmen,hiç korkmadım yalnızlığın tüm hallerinden fakat,insanların çoğunda yalnızlıktan-yalnız olmamalarına rağmen-korktuklarını gördüm.Bunun için,yemek yerken sırf biri olsun diye,yemeğe birilerini çağıran insanlar tanıdım,alışverişini,tamirini yaparken de ve diğer şeylerde de öyle.
Benim zamanım,değişkendir,bir arayım çünkü ben;doğan,yaşlanan,ölen bir varlıktan ziyade,hep bunların aralarında olan,zamanı hep bölen;kalbi,nefesi,aklı hep aralarda olanım ben.