Monday, June 30, 2014

Kapalı Hava Günlükleri

Evde yanan,tavan lambası değil de,masa üstnünde yanan bir lambadır,kapalı havanın huzuru;ve gri bulutların eve vurduğu ışık altında,dinlenilen klasik müziktir,suratını asmış,her an yağdı yağacak olandır;Özlem Güzel baleden dönülen ev,Feneryolu'ndaki o yapraklı sokaktır,Galileo Galilei İtalyan Lise'sine giderken sabah beşte uyanıp binilen okul servisi,sonra Kanlıca-Beşiktaş vapurudur;Londra'da kurulan hayallerdir,Londra'dır,biraz Milan'dır.
Yalnızlığın en sakin olduğu andır kapalı hava ve huzuru,yalnızlığın taşmadığı,demlendiği,seni korkutmadığı andır.Çoğaldığın bir andır kapalı hava,çakraların açıldığı,her şeyin gölgeyle var olmaya başladığı andır.
Başlı başına bir huzurdur.


Sunday, June 29, 2014

Pazar Günleri

Pazar günleri alıp veremediklerim
 Ben Galileo Galilei İtalyan Lise'sinde okurken,rehberlik öğretmenim Esen hocanın odasındaki pencereden görünen;Faik Paşa Cadde'sindeki bir evin penceresine bakıp,hayaller kurar,bunlara dalardım.Çok istediğim Çukurcama'da yaşama hayalimi bir an için gerçekleştirirdim.
O evin bana ait olduğunun,sabahları yokuşlarını çıkacağım Turnacıbaşı Caddesi'nin,Cihangir'in;Beyoğlu esnafı ile olan ahbaplığımın,caddenin ucundaki elli yıllık bakkaldan alacağım sütün hayalini kurardım.Yapacağım işi yine bilemezdim ya...ama sanata dair bir şeyler yaptığımı az çok kestirirdim;belki bir kürator,belki bir oyuncu,belki bir sanat yönetmeni,belki bir senarist...
Bu penceresini gördüğüm evin içinde,kocaman bir kütüphane düşünür,kitapları şu güne kadar yaşadığım evlerde yerleştirdiğim üzere,türlerine göre ayırırdım;Sait Faik için bir köşe yapardım kütüphaneye,Paul Celan için,Aruoba için de bir tane ve nicelerine.Evin içindeki bazı köşeleri,Turnacıbaşı Cadde'sinde bulunan antikacılardan aldığım eşyalarla döşerdim.Bana Londra'yı unutturmayacak bir köşe de yapardım.Bu köşelere,ruh halime göre geçer,otururdum.
Fotoğraflar olurdu elbet,ya çerçeve içinde,masa üstlerinde;ya açıkta,duvarlarda.Basılmayı bekleyen filmler,bir köşede duran fotoğraf makineleri,kime ait olduklarını bilmediğim eski fotoğraflar ve fotoğrafa,sinemaya dair her şey bir başka köşeden bana bakardı.On yaşımda hediye edilen Sony cd ve kaset çalarım,cdler ve kasetlerimle yan yana dururdu evin içinde bir başka köşesinde.
Sütü alıp eve geldikten sonra,şu klasik Beyoğlu sakinlerinin yaşadığı hayat tarzınca,plak çalara güzel bir jazz müzik koyup,kahvaltımı yapardım ve bir klasik olarak,bugün ne yapacağımın programını yapardım.Eğer İstanbul bulutlu,yağmurlu olursa;evde kalıp şiir okur,akşamüstüne doğru da,Galata'ya yürürdüm.Yalnızlığımdan olsa gerek,eve dönmeden önce de Fıççın'dan akşam yemeğimi paket yaptırırdım.Taner Birsel'e özenir,Kaç Para Kaç filminde,muhallebi yemesi gibi,yemeğin üstüne bir de mıuhallebi yerdim.Eve geldiğimde,sakin bir mahalle sessizliğinde,kapalı havanın eve vurduğu gri ışık içinde,saatlerce düşünecek vaktim olduğu için sevinirdim.
Bazı günler,avucumun içi kadar olan dostlarımla,o pencerenin arkasında oturulup yapılan kahvaltıları,onlarla başlayan sabahları;sarılmaların,gülücüklerin,düşüncelerin,sakinliğin takip ettiği öğlenleri düşlerdim.Onlar beni yalnız bırakmıyorlar veya ben de onları çoğaltıyorum diye değil de,nasıl ki nefes alıyorsam,onların da nefeslerini yanımda duymaktan severdim onları.Böyle günlerde,onlar ayrıldıktan sonra,onları ne çok sevdiğimi hatırlar;evi toplardım,dolaptan bir şey çıkartırken aklıma gelirdi bugün güldüğümüz,konuştuğumuz,düşündüğümüz belki üzüldüğümüz bir şey.Pencerenin arkasına geçip,Turnacıbaşı'na bakarken,evin onlardan biri ayrıldıktan sonra kalan sessizliğini dinlerdim.Ölüm gelirdi muhakkak aklıma ama,sonra onlardan birinin gülücüğünü hatırlayarak daha buradayız,varız derdim.
O evin bana ait olması hissini severdim.Sonunda,bana ait,bir yaşam alanı.
Aitliğimi düşünürdüm,bu eve ne kadar ait olduğumu,bu evin bana ne kadar ait olduğunu.Ya bir gün buradan da,içimde sürekli kıpırdanan ait olamama hissi ile,ayrılırsam?Aslında ayrılmayacağımı,onun da benden ayrılmayacağını tuhaf bir sezgiyle bilirdim.Bana aitti artık,benim yaşadığım,benim olan.
Bazı günler,evimi kitleyip,çıkıp,yapacak işlerim olmasına rağmen,Gölge Kafe'de oturduğumu,kahvemi içtiğimi,Gölge Kafe'de saatlerce düşündüğümü düşlerdim.Gölge'nin de artık bana ait olduğunu bilir,belki ileride onu saklamak için işletmecisinden biri olabileceğimi düşünürdüm.Gölge'den eve dönmek,evimin buraya yakın olması,bana kapalı havanın verdiği huzuru verirdi.
Urban'ın sarmaşıkları altında,oturup alacağım nefesleri;gide gele birbirimize aşina olduğumuz,Anabala Pasaj'ındaki Rubi Bey'le olan komşuluğumu,Hacopula Pasajı'ndaki Katia hanımla olan ahbağlığımı düşlerdim.
Yeni Çarşı Cadde'sine,evimin yakın oluşu da bir huzur verirdi.Evde sıkıldığım günlerde,buraya çıkıp çekeceğim fotoğrafları,House Hotel'de Galata manzarasına karşı dinleneceğim bir çayı düşlerdim.
Bazı Pazar günleri,Galata Mevlevihanesi'ne gidip,sema gösterisi izlediğim;Tünel'den Galatasaray'a doğru tırmanırken Denizler Kitapevi'ne,Robinson'a,By Retro'ya uğramalarım gelirdi gözümün önüne.Belki Avrupa Pasaj'ı yanındaki Aslıhan Pasaj'ından kitaplar alır,bunları eve gitmeden önce Limonlu Bahçe'de karıştırdığımı düşlerdim.
Ara Kafe'yi de bana ait bir olgu yaptığımı,işime ve yaşamıma bir şekilde entgre ettiğimi düşlerdim.
Bu evin,pencerenin en önemli yanı ise,Galileo Galilei İtalyan Lise'si ile duvarlarının bitişik olması,dolayısıyla buradan da hiç ayrılmayacağımı bana hatırlatmasıydı.Bazı sabahlar penceremin önüne gelip,Esen hocanın penceresine bakardım,orada gençken oturan beni görürdüm,lise günlerimdeki birçok anı teker teker hatırlardım.Duvara sarılasım gelirdi,hem evimin hem okulumun,bu pencerenin gözüyle,bana ait olduklarını bilmek,beni sonsuzlaştırırdı,kendimi sonsuza kadar onlara ait ve onları da sonsuza kadar bana ait hissederdim.Bu aitlik hissi işte,onlardan hiç ayrılmayacağımı bana bildirirdi.
Tüm bu hayali ayrıca,bir uzaklık içinde düşlerdim,sanki İstanbul'dan yıllarca uzak kalmışım ve sonra dönüp,bu evi almışım gibi düşünürdüm,çünkü hayali düşlerken,bulunduğum yer Galileo Galilei İtalyan Lise'siydi ve italyanca için bir gün,İstanbul'dan ayrı kalacağımı sezerdim.Bu beni ağlatırdı,üzerdi ama,italyancadan ayrı kalmak da ağlatır,üzerdi.
 Bugün,okuluma ziyarete gittiğim zamanlarda,Esen hocanın penceresinden hala,o eve,o pencereye gidip bakıyorum.Bu hayal kendini hatırlatıyor hemen.Sonra bir buruklukla,bir alıp verememe ile gözlerimi çeviriyorum o pencereden.Okuldan çıktığımda,düşünüyorum,aslında gerçekten de olabilirdi,olabilir diyorum.Bugün ben,kalkıp İtalya'ya gelmemiş olsam,bir şekilde şu 'kolay'oyunculuğun yolunu izleyip,bölüm başına yüksek paralar kazanarak bir birikim yapmış olsaydım,yapıyor olsam;bugün bu hayal gerçek olabilirdi,olabilir.Alıp veremiyorum işte bir şeyi,kalıyor kılçık gibi,kalıyor bir pazar günü alıp veremediğim olarak.


Saturday, June 28, 2014

Bulut

Güneşin aynasında ben
Bende bir düş
Düşte bir çocuk, çocukta yol
Yolda toz, tozda avuç, avuçta kader
Kaderde sen, güneşte akşam oluyor
Ben düşünürken 

Düşüncemin çiçeğindesin
Yedi iklim dört mevsimdesin,
Canımın yongalarında,
Gölge gibi hep peşimdesin.
Kırmızının kuytularında,
Yeşilin uykularında,
Karanfilin kokularında,
Şebnem olur gider gözlerin.

Arkamı dönsem önümde
İstemesem de içimde
Çocuğun umutlarında
Kiminin korkularında 

Kalemin yasaklarında,
Çalışan parmaklarında,ve
 Ağaran saçlarında
Tutsak olmuş bir düşüncesin
Bil bakalım sen nesin 

Güneşin aynasında biz
Bizde bir düş
Düşte bir çocuk, çocukta yol
Yolda toz, tozda avuç, avuçta kader
Kaderde sen, güneşte akşam oluyor
Ben düşünürken...
Ben düşünürken

Friday, June 27, 2014

Que Diras Tu Ce Soir Pauvre Ame Solitaire*

''Kıpırdanıp gözlerinde çiçeklendiğin
En güzele,en iyiye,en sevgiliye;
Yalnız ruhum,bu akşam neler diyeceksin
Yorgun yürek,neler söyleyeceksin,söyle.''

*Yalnız Ruhum Bu Akşam Neler Diyeceksin,Kötülük Çiçekleri,Baudelaire

Bugunün akşamında,aklımdan-herhalde-geçip,dilime gelen dizeler.
Nereden geliyor nasıl geliyor,hiç takip edemiyor,bilemiyorum ama geliyor.
Herhalde bugün,Clive Staples Lewis'ın kitabı,A Grief Observed-Diario Di Un Dolore-'yi bitirmemle,oradan esinli,bilinçaltlarından yollara dökülerek geldi.
Kendisinin bir cümlesi vardı,biriktirdiklerim arasında duruyor:

'You don't have a soul;you are a soul,you have a body.'

Senin ruhun yok;sen zaten ruhsun,senin bedenin var

ve birkaç cümle daha:

'to love at all is to be vulnerable. love anything, and your heart will certainly be wrung and possibly be broken. if you want to make sure of keeping it intact, you must give your heart to no one, not even to an animal. wrap it carefully round with hobbies and little luxuries; avoid all entanglements; lock it up safe in the casket or coffin of your selfishness. but in that casket — safe, dark, motionless, airless — it will change. it will not be broken; it will become unbreakable, impenetrable, irredeemable. the alternative to tragedy, or at least to the risk of tragedy, is damnation. the only place outside of heaven where you can be perfectly safe from all the dangers and perturbations of love is hell'

neyi severseniz sevin, kalbiniz kesinlikle ezilip burulacak ve muhtemelen kırılmış olacaktır. onu sağlam tuttuğunuzdan emin olmak istiyorsanız hiç kimseye vermemelisiniz. küçük lüksleriniz ve hobilerinizle dikkatli bir şekilde sarmalı, karışıklıklardan kaçınmalı ve sonrasında bencilliğinizin kutusunda ya da tabutunda saklamalısınız. ama bu güvenli, karanlık, hareketsiz ve havasız tabutun içinde kalbiniz illâ ki bir değişime uğrayacak, belki kırılmayacak ancak ulaşılmaz olacaktır. sevmek, kırılgan olmak ve savunmasız kalmaktır.
The Four Loves

'The Christian says, 'Creatures are not born with desires unless satisfaction for those desires exists. A baby feels hunger: well, there is such a thing as food. A duckling wants to swim: well, there is such a thing as water. Men feel sexual desire: well, there is such a thing as sex. If I find in myself a desire which no experience in this world can satisfy, the most probable explanation is that I was made for another world. If none of my earthly pleasures satisfy it, that does not prove that the universe is a fraud. Probably earthly pleasures were never meant to satisfy it, but only to arouse it, to suggest the real thing. If that is so, I must take care, on the one hand, never to despise, or to be unthankful for, these earthly blessings, and on the other, never to mistake them for the something else of which they are only a kind of copy, or echo, or mirage. I must keep alive in myself the desire for my true country, which I shall not find till after death; I must never let it get snowed under or turned aside; I must make it the main object of life to press on to that country and to help others to do the same.'

...eğer kalplerine gerçek anlamda bakmayı öğrenirlerse, insanların çoğunluğu, şiddetli bir şekilde istedikleri şeyin bu dünyada olmadığını anlayacaklardır… öyle bir hasrettir ki hiçbir evlilik, hiçbir seyahat, hiçbir eğitim gerçek anlamda onu tatmin edemez. bunu söylerken başarısız evlilikleri, tatilleri, eğitimleri kastetmiyorum. olması mümkün en başarılılarını kastediyorum… eğer kendimde, bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, bunun en muhtemel açıklaması başka bir dünya için yaratılmış olduğumdur. eğer dünyevi hazların hiçbiri onu tatmin edemezse; bu, dünyanın bir hile olduğunu göstermez. muhtemelen dünyadaki hazlar onu tatmin için değildir, fakat onu açığa çıkarmak içindir ki gerçek şeyin önerisiyle karşılaşalım. eğer böyleyse, bir yandan bu dünyevi nimetleri hiçbir zaman küçük görmemeli ve şükürsüzlük etmemeliyim, diğer yandan bunları; bir kopyası, yankısı, serabı oldukları şeyle karıştırma yanılgısına düşmemeliyim. kendimde gerçek vatanım için arzuyu muhafaza etmeliyim, o vatan ki ölmeden ona kavuşamam
Mere Christianity

'Isn’t it funny how day by day nothing changes, but when you look back everything is different?'

ve italyanca olacak ama:

Nessuno mi aveva mai detto che il dolore assomiglia tanto alla paura.Non che io abbia paura:la somiglianza é fisica.Gli stessi sobbalzi dello stomaco,la stessa irrequietezza,gli sbadigli.Inghiotto in continuazione.
...
No one ever told me that grief felt so like fear. I am not afraid, but the sensation is like being afraid. The same fluttering in the stomach, the same restlessness, the yawning. I keep on swallowing.
...
Dicono che chi é infelice vuole distrazioni-qualcosa che lo aiuti a non pensare.Si,ma come un uomo stremato,in una notte fredda,vuole sul letto un'altra coperta:piuttosto che alzarsi a cercarla,preferisce continuare a battere i denti.Si capisce perché le persone sole diventano sciatte;e alla fine,sporche e disgustose.
...
La sua assenza é come il cielo:si stende sopra ogni cosa.
No,non é del tutto vero.C'é un luogo dove avverto la sua assenza in modo localizzato,ed é un luogo che non posso evitare.Il mio corpo.Quando era il corpo dell'amante di H.aveva ben altra importanza.Adesso é una casa vuota.Ma non voglio illudermi.Ridiventerebbe subito importante,eccome,se scoprissi
 che ha qualcosa che non va.
...
Her absence is like the sky, spread over everything.
But no, that is not quite accurate. There is one place where her absence comes locally home to me, and it is a place I can't avoid. I mean my own body. It had such a different importance while it was the body of H.'s lover. Now it's like an empty house.[...]
...
Quando dico paura,intendo la nuda paura animale,l'arretrare dell'organismo davanti alla propria distruzione;l'impressione di soffocare;il sentirsi un topo di trappola.Questo non lo si puo trasmettere.La mente riesce a immedesimarsi,il corpo meno.Meno che mai,in un certo senso,i corpi di due amanti,perché tutti i loro scambi amorosi li hanno addestrati ad avere l'uno per l'altro sentimenti non identici,bensi complementari,correlativi,addirittura opposti.
Noi questo lo sapevamo entrambi.Io avevo le mie infelicita,e non le sue.Lei aveva le sue,e non le mie.La fine delle sue avrebbe reso adulte le mie.Ci stavamo incamminando su strade diverse.Questa fredda verita,questa terribile regolamentazione del traffico non é che l'inizio di quella separazione che é la morte stessa.
...
Anché se morissimo entrambi nello stesso istante,qui,sdraiati fianco a fianco,non sarebbe meno separazione di quella che tu temi tanto.
...
ll tempo,lo spazio e il corpo sono state le cose che ci hanno uniti,i fili telefonici grazie ai quali comunicavamo.Isola uno dei due,o tutti e due insieme.In un caso o nell'altro la conversazione non dovra forzamente interrompersi?
...
Time and space and body were the very things that brought us together; the telephone wires by which we communicated. Cut one off, or cut both off simultaneously. Either way, mustn't the conversation stop?
...
E'difficile non irritarsi con quelli che dicono:oppure:.La morte esiste.E tutto cio che esiste ha importanza.E tutto cio che accade ha conseguenze ed é,come queste,irrevocabile e irreversibile.Tanto varebbe dire che la nascita non ha importanza.Alzo gli occhi al cielo notturno.Vi é qualcosa di piu certo del fatto che in tutte quelle vestita di tempi e di spazi,se mi fosse dato di cercare,non troverei mai il suo viso,la sua voce,il tacco della sua mano?E' morta.Morta.E' cosi difficile imparare questa parola?
...
It is hard to have patience with people who say, ‘There is no death’ or ‘Death doesn’t matter.’ There is death. And whatever is matters. And whatever happens has consequences, and it and they are irrevocable and irreversible. You might as wel say that birth doesn’t matter.[...]
...
Si,d'accordo,ma c'e un intoppo .Io penso a lei quasi sempre.Penso alle cose che erano lei:le sue parole,gli sguardi,le risate,le azioni.Ma chi le sceglie e le mette insieme é la mia mente.
...
Oggi ho rivisto un uomo che non vedevo da dieci anni.In tutto questo tempo avevo sempre creduto di ricordarmelo bene:il suo aspetto,il suo modo di parlare,le cose che diceva.I primi cinque minuti dell'uomo reale hanno polverizzato l'uomo del ricordo.Non che fosse cambiato.Tutto l'altro.
...
Com'é trito e ipocrita dire:< Sara sempre viva nel mio ricordo>Viva?Ma é proprio quello che non sara mai piu.Tanto varebbe credere,come gli antichi egizi,che si possono trattenere i morti imbalsamandoli.Non riusciremo mai a persuadarci che se ne sono andati?Che cosa resta?Un cadavere,un ricordo,e(in alcune versioni)un fantasma.Paradie oppure orrori.Tre modi in piu per dire'morto'
...
La tomba e l'immagine sono entrambe agganci con cio che é irrecuperabile e simboli di cio che é inimmaginabile.Ma l'immagine ha in piu lo svantaggio di essere pronta a fare tutto quello che vogliamo.Sorridera o si rabbuiera,sara tenera,gaia,sboccata o polemica,secondo cio che chiede il nostro umore.E'una marionetta di cui reggiamo i fili.Non ancora,naturalmente.La realta é troppo fresca:ricordi genuini e del tutto involontari possono ancora...
...
E io,che cosa penso davvero?Sono sempre riuscito a pregare per gli altri morti,e lo faccio ancora,con una certa fiducia.Ma quando cerco di pregare per H.mi arresto.Sono sbigottito,soprafatto dallo smarrimento.Ho un'orribile sensazione di irrealta,mi sembra di parlare nel vuoto di qualcosa che non esiste.
...
Ma ci sono altre difficolta?Dov'é lei ora?Ossia,in quale luogo é lei in questo momento?Ma se H.non é un corpo-e il corpo che amavo non é certo piu lei-H.non é in nessun luogo.E questo momento é una data o un punto della nostra sequenza temporale.E' come se lei fosse  in viaggio senza di me e io dicessi,guardando l'orologio:Ma se lei non sta procedendo a sessanta secondi al minuto lungo la stessa linea temporale su cui viaggiamo noi viventi,che cosa significa 'ora'?
...
Supponiamo che le vite terrene che lei e io abbiamo condiviso per qualche anno siano inrealta solo la base,o il preludio,o l'aspetto terreno,di due inimmaginabili entita sovracosmiche ed eterne,raffigurabili come sfere e globi.La dove il piano della natura le interseca,ossia nella vita terrena,esse appaiono come due cerchi(il cerchio é la selezione di una sfera).Due cerchi che si toccavano.Ma questi due cerchi,e sopratutto il punto in cui si toccavano,sono proprio cio che io piango,cio che mi manca,cio che ho fame di riavere.
mi dite.Ma il mio cuore e il mio corpo gridano:ritorna,ritorna.Sii un cerchio che tocca il mio cerchio sul piano della natura.Ma so che é impossibile.So che quello che voglio é proprio quello che non potro mai ottenere.La vita di un tempo,gli scherzi,bere insieme,discutere,fare l'amore,le piccole e struggenti banalita.Da qualsiasi punto di vista,dire:é lo stesso che dire:.Sono parte del passato.E il passato é passato e questo é cio che si intende per tempo,e il tempo é uno dei tanti nomi della morte,e quanto al cielo,é uno stato dove .
...
Mi dicono che H ora é felice,mi dicono che é in pace.Da dove traggono questa certezza?
...
Come fanno a sapere che é ?Perché la separazione(per non dire altro)che tanto strazia chi rimane dovrebbe essere indolore per chi se ne va?Ma se é per questo,lo era anché prima,nelle mani di Dio,e io ho visto quel che esse le hanno fatto qui.Diventano tutt'a un tratto piu delicate,appena siamo usciti dal corpo?E se si,perché?Se la bonta di Dio é in contraddizione con le sofferenze che ci vengono inflitte,allora o Dio non é buono oppure non esiste:perché nell'unica vita che conosciamo egli ci fa soffrire al di la delle nostre paure piu
terribili e di ogni nostra capacita immaginativa.E se non c'é contraddizione,allora anché dopo la morte egli puo infliggerci sofferenze non meno insopportabili di prima.
...
Ora,Dio ha in effetti(le nostre peggiori paure sono vere)tutte le caratteristiche che noi giudichiamo cattive:caparbieta,vanita,vendicattivita,ingiustizia,crudelta.Ma tutti questi neri(cosi sembrano a noi)in realta sono bianchi.E' solo la nostra depravazione che ce li fa apparire neri.
...
che nella sofferenza non si puo fare altro che soffrire?Di chi é ancora convinto che esista un sistema(se solo riuscisse a trovarlo)per cambiare il soffrire in non soffrire.Stringi i braccioli della poltrona del dentista o tieni le mani in grembo,la cosa non cambia.Il trapano continua a trapanare.
...
Ero stato avvertito-mi ero avvertito-che non dovevo fare assegnamento sulla felicita terrena.Ci erano state persino promesse sofferenze.Rientravano nel programma.Ci era stato detto persino:e io l'avevo accettato.Non ho nulla che non fosse nei patti.Certo,é diverso quando accade a te e non agli altri,nella realta e non nella fantasia.Si,ma per un uomo sano di mente la differenza deve essere cosi grande?No.E non lo sarebbe per un uomo la cui fede fosse stata vera fede,la cui partecipazione alla pene alturi fosse stata vera partecipazione.La risposta é fin troppo chiara.Se il mio castello é crollato al primo colpo,é perché era un castello di carte.La fede che non era fede ma fantasia.Metterle in conto non era vera partecipazione umana.Se mi fosse veramente importato,come credevo,dei dolori del mondo,non sarei poi stato travolto dal mio.Era una fede immaginaria che si trastullava con gettoni innocui con sopra scritto,,,.
...


Alaska



Kişiliklerim arasında f1 pilotu-hatta buna soyut bir tutku da demek isterim-olmak haricinde,kendimi doğaya adayarak;birkaç kişinin hala sağ olarak becerdiği aslan,ayı öpen bir zoolojist,natüralist ve aktivist olmak da var.Tam da adıma yaraşmaz mı?Hani bir misyonla dünyaya geliyormuşuz ya...
Fakat bu 'olmalarım'aklıma geldiğinde,hatta bunlardan biri olduğum anlarda,Treadwell gibi,Mccandless gibi gerçekler geliyor ve dünyaya ait diğer gerçeklikler,somutluklar,Senna'ya yapılan trakeostomi de  ve akabinde,bu kişiliklerimden vazgeçiyorum,ama bu adamların,vizyonlarından misyonlarından tutkularından değil.Korkuyorum tabii.Hayalimde güzel olan şeyler bunlar,böylelerken ve hayalimdeki gerçeklikte veya gerçeklikteki hayalimde onlar olmak-belki bir an için-olmaya çalışmak,böyle güzel ve bunların arasında,astral yolculuklara çıkıyor muyum,bunu henüz bilmiyorum.
'...uyumakta zorluk çekersem zihnime birden Alaska gelir, kaçmak ve her şeyden uzaklaşmak...bırakıp gidilemez her şey ama,zihin rahatlatılır,mutlu bir ifadeyle yorganın altına girilir.'
O yüzden dünyanın bütün kötülüklerine karşı alın :
Casey Anderson ve Brutus
ve 
Kevin Richardson
ve
Jane Goodall
ve
Austin James Steven
ve
Steve Irwin
ve
Dian Fossey


İstanbul toplan gidiyoruz!
İstanbul kökten değişimler geçiriyor,buna gönlüm dayanmıyor.
Kusura bakmayın ama öncelikle,İstanbul'u,sonra Türkiye'yi yanıma alıp,kendime bir orman kurmak istiyorum veya bir başka yaşam alanı ve orada,İstanbul ve Türkiye'nin doğal kaynaklarını,tarihi unsurlarını,dokularını sonsuzlaştırmak;korumak,onarmak istiyorum.
Harddiskini bile yedeklemeyi düşünen biri için,tarihi,emeği olan bir yapıyı,dokuyu bozmak ağır geliyor.
Tüm bunların ben de elbette yaşanmışlıkları olduğundan da,duygusalım ama duyguları,duygusallığı bir kenara bırakıp;biraz bilgim,algım,gözümle bu değişimlere bakmaya çalışıyorum.Değişim belki ama,bunların bir dönüşüm olduğunu düşünmüyorum.
Ara sokaklardaki bir çok yapının,evin,'dükkan'ın,Rum dokusunun nasıl globelleştiğini,ezilip yıkılıp nasıl kapitalist dünyaya katılarak otel olduklarını,'büyük alışveriş merkezi'olduklarını bizzat gördüm.Bunların önceki halleriyle şu an ki hallerinin arasındayım işte;AKM 'ye ben yedi sekiz yaşımdan itibaren giderdim,Tarlabaşından okul servisimle geçerdim,Emek Sineması'nda film izledim,İnci'de profiterol yedim;nacizane kullandığım lavanta kolonyasını Rebul Eczanesi'nden almanın yanı sıra eczanelerimden biriydi Rebul Eczanesi,Robinson Crouse 389'dan kaç yıldır kitap aldım,Galata Kulesi'nde küçüklüğümden beri bulundum ve tarihini her orada olduğumda bir daha bir daha okudum;bugün otel olan birçok Beyoğlu ara sokak binasını fotoğrafladım,kapı girişlerinde oturdum,içlerine girdim...ve daha niceleri ve bunların benim gibi,başka insanlarda da olan öznel tarafları.
Şimdi biz burada;bir şehirden,tarihten,emekten;dokudan,yerleşimden,yaşanmışlıklardan,anlardan bahsediyoruz ve global dünya,bir sıfatlı devlet politikaları,medya,teknoloji ve kapitalist materyalist bu dünya,bugün gelip bu anların anlıklarını bozuyor,üstlerinden geçiyor,koruyamıyoruz ama,iyi ki fotoğraf var.Ben en azından bu şekilde,bir korumadan bahsedebilirim.
Bugün,2003-2004 yılında çektiğim Beyoğlu fotoğraflarına bakıyorum,İstiklal Caddesi yayalaştırılmadan önce minik ağaçları vardı,bunları kaydetmişim,fotoğraflarımda korumuşum mesela.Aynı şekilde,bu yukarıda bahsettiğim birçok yeri de böyle kaydedip,koruyup sakladım;saklamışım diyoruz işte zaman geçince.
Korkuyorum,bu şekilde yok olacağını öngörebildiğim birçok yer var ve kaygının yaratacağı panikten,hızdan kaçmaya çalışarak,sakince bunları da korumayı hedefliyorum,en azından kendi bildiğim yolla,kendimce.
Daha birçok saklayıp,sarmalama yöntemi de mevcut ama imkan,şartlardan bahsetmem ve dahi,şartların uygun olsa da,hunharca yürüyen poltikadan söz etmem gerekir o vakit.

http://bianet.org/bianet/yasam/156727-rebul-eczanesi-nin-alti-avm-ustu-otel-olacak

Thursday, June 26, 2014

Panik Zaten Bir Atak Hali Değil Miydi

Bazen içimin şişmesinden,öleceğim sanıyorum.
Panik atak mı bu?

Hayalimde her zaman,
Yani sokakta yürüdüğüm ve yürürken anahtarımı çıkardığım zamanlarda,
Hayalimde hep bir bayan,oyuncusu ben olan
Çıkarıyor anahtarı ve bip bip ötüyor bir araba;
Açıyor kapısını
Araba da Buick veya mesela Mercedes 57 model 300SL
Hiç beklenmedik bir hareket oluyor hem bayan,hem sokaktakiler için.
Düşünsene, kotunla, herhangi bir trikonla sokakta
Ellerin de market doluluğuyla yürüyorsun,
Sonra o sokakta park edilmiş bir 57' model Mercedese biniyorsun
Sanki normalmiş gibi,senin için yani benim için
ve işte o ses,vuuu vuu vuuuuuuuuun
Lıyormuşum bir de üstüne
Hiç olacak şey değil.


Tuesday, June 24, 2014

Mai

İki yol var demiştin 
Hangisini seçeyim ?

Monday, June 23, 2014

Un Cuore Con Le Ali*

*Eros Ramazzotti
Artık bazı şeyler koyuyor ve 
Bunların koyuyor olmasına şaşırıyorum

İ Vitelloni*

Presi il mio cuore e 
Lo posi nella mia mano
Lo guardai come chi guarda 
Grani di sabbia o una foglia
Lo guardai pavido e assorto 
Come chi sa d'esser morto
Con l'anima solo commossa del sogno e 
Poco della vita.

                                                                                             Campana a morto 
Fernando Pessoa

*İ Vitelloni italyancada boğalar anlamına gelse de,mecazi olarak ayrıca aylak,işe yaramaz,tembel de demek.Hatta Federico Fellini'nin de bir filminin ismidir.

Aylaklık deyince de dilimin ucuna Celan dizeleri geldi,söylerken buldum kendimi:

...
Burada atıyorum bir yüreği
İnsanlarla aylaklık eden
...


Friday, June 20, 2014

Satao

Bu haftanın beni üzen ve sinirlendiren ilk olayı da aslında,Afrika'nın en yaşlı ve özenle korunan-ama kaçmış çocuk-fili,Satao'yu,dişleri için öldüren avcılardı.
http://www.dunyabulteni.net/haberler/301072/kenyanin-sembolu-fil-satao-telef-edildi
İnsanoğlu ya insanoğlu yani.
Yani,zamanı geri alalım ve fil dişi için fili öldürmeye başlayan ilk insana gidelim.
Yaprakların,taşın üstüne oturan 'insan',evrim geçirirken,fil dişi objelerin,yılan derisi koltukların,ayı kafası dekorasyonun vs peşine düşüyor.Bunu bulan ilk sivri zekalı 'insan'la,aynı zamanda evrimleşen teknoloji,tarih,sosyolojinin getirisi kapitalizm ile de bu olay yayıldıkça yayılıyor ve 'sıradan'bir şey oluyor.
Bugün,bir sürü fil  dişlerinden dolayı-ve başka hayvanlar da-kaçak avcılar tarafından avlanıyor.
Herkes 'bir' değil işte,herkes global.Evrim ve değişim de tek bir şey değil aslında,onlar da global.Dolayısıyla,evet belki benim senin fil dişi objelerimiz,yılan derisi çantalarımız yok ama bu işte,demek değil ki,diğerlerinin de yok.Bu sebepten dolayı da bir filin ölümü aslında çok sıradan bir şey.
Burada vicdandan dolayı bir üzüntüyü anlatmıyorum,elbette ki onun da etkisi var ama sadece o değil,anlatmak istediğim bazı insanlar işte,global yaşayamıyor ve buna ayak uyduramıyor,olamama sebebi;hem bir tercih meselesi hem de gerçekten ayak uyduramaması,belki bir eksikliktir fizyolojik açıdan,bilemiyorum ama o sistem gelişmemiş,bu beyinlerde,o tahta yok ama hiçbir zaman olamayacak diye bir şey de yok,yani bu bir tür beceri gibi;öğrenilebilir,geliştirilebilir ama burada da dediğim ikinci sebep kendini gösteriyor,tercih.İstenç dışı olmasından dolayı da,istenç olana kadar hiçbir zaman öğrenilemeyecek anlamına geliyor diyebiliriz.
Şimdi sevinin;fili avlayan avcı,filin dişinden obje yapacak adam,bunun satışı ile para kazanacak insan ve bu objeyi aldığında 'mutlu'olacak global insan.(ekonomi bile yazmış çizmiş,alınan-tüketilen iyi ürün,kaliteli ürün kişiyi mutlu eder diye.)
Zaten şu global dünyanın mutluluk anlayışının gözünü seveyim ben.Sırf bu yüzden,bizler yani o tek tükler mutsuz mutsuz geçiniyoruz.
Yani özetle,dünya dönüyor sen ne dersen de.

Kafalar

 Galata Kulesi çevresi ranta açılmış ve belediye,Beltur Turizm'e vermiş yetkiyi.
Onlar da,İstanbul'da az çay bahçesi var veya buraya ne yapsakyae,düşüncesiyle-herhalde-Galata Kulesi çevresine,şemsiyeli falan bir çay bahçesi inşa etmeyi uygun görmüşler.
Bu nasıl bir vizyon?
 Galata Kulesi,böyle bir doku böyle bir yapı mı?Mangal da yapalım o zaman orada?Hatta Galata Kulesi the çeyiz.Dantel falan örelim mi tepesine Galata Kulesinin,ne dersin Beltur?Çeyizlik Galata...Ailenizin yeni adresi Galata çay bahçesi Galata...Kendin pişir kendin ye Galata...ve daha bir çok ülkemin ve milletimin sahip olduğu ögeleri işleyelim çevresine ne dersiniz?
 Bakın,burada kesinlikle derdim,ülkemin ve milletimin sahip olduğu değer yargıları,gelenek ve görenekleri,özümsediği ögeleri eleştirmek yargılamak değil.Eleştirdiğim bilgi ve algı.Çaya en az bizim kadar düşkünlüğü olan,bunu milletinin ve ülkesinin bir parçası sayan İngilizler,Trafalgar meydanına kendi yerel ögelerini işliyor mu?Meydana,oturacak ve bir şeyler yiyip içilecek bir şehir ögesi koyuyorlar mı?Hayır.Koymazlar da.Çünkü orası bir meydandır.Evet,oturacak ve beslenecek yerler var çevresinde,banklar,küçük parklar...Fakat Türklerin algıladığı 'çay bahçesi'nde oturmak ile,bir meydanda,1800lerden beri olan bir yapının çevresinde oturmak-kaldı ki Galata Kulesi'nin yapılış tarihi daha eskidir- farklı bir şey.Bu biraz Türkçenin zengin bir dil olmasına benziyor.Şimdi Galata Kulesi çevresine çay bahçesi yapılınca öncelikle,orası artık bir meydan olmaz ve de Galata Kulesinin yapısallığını estetik ve mimari açıdan öldürmüş oluruz(bkz:o yeşil Beltur yazılı şemsiyeler )Dolayısıyla mimari,kentsel ve tarihi ögelere dokunmuş bunları bozmuş oluruz.Her şeyin bir dokusu bir hududu var.




Wednesday, June 18, 2014


II.Gün:
Bazen yanağını dayarsın eline ve
Günlük bir işi yapıyorken,
Bırakırsın onu ve
Sadece ağlamak istersin.
Ağlarsın.
Ancak,ağlamak sadece ağlamak değildir;
Miden bükülür kendi kendine bir refleks gibi,
Görüntüler,kokular,sesler geçerler yanı başından
Bunu anlayamazsın işte,
Sadece ağlıyorken,tüm bunlar nasıl geliyor.
...
Bir rüyayı atlatmaya çalışıyorum.

...
İşte acı olan kısım burada başladı.Bir iki dakika boyunca gerçeği algılayamadım.O dakikalardan sonra,önce gözüm gördü yokluğu,sonra her şey yavaş yavaş eksildi,silindi:silüetler,sesler...gerçek göründü(gerçek?)
Uyanmış oldum işte.Perde hafif aralıktı,cam da azıcık açık;yağmurun sesini duydum ilk,havanın kapalılığını gördüm.Yağmur da olmasa,daha kötü olacaktım.
Ağladım tabii,ağladım ama,çok ağlamamak için de hemen kendime geçti geçti deyip,sırtımı sıvazladım.Tekrar uyumaya çalıştım,gözümden uyku akıyordu ama,korktum uyuyamadım.
Güne başladım,günlük işlerle uğraştım.
...
Acı olan işte,bilinçaltının sana o kişiyi hatırlattığı anda da,günlük hayatta unuttuğun bu anda da,o kişi yanında değildir.Yoktur.
İşte o zaman da,gerçek ve rüyanın bir değeri olmadığı gibi,aynı kapıya çıkarlar,kaybetmeyi de bir daha duyumsarsın.Bu konumda sadece var olmak ve yok olmak;varlık ve yokluktan bahsedebiliriz.
...

Monday, June 16, 2014

Gidiyorum Bu*

Uzun zaman olmuştu kahkaha atmayalı 
Saolsun Ah Muhsin Ünlü.

'Güleceğim tutuyor.
Kızağımı kırdım çünkü.
Kırıldı orta direkler.Güleceğim tutuyor bu yüzden.
Burada,Talaviyak'da
Bir buz kümbetine çarptım devrildim diye güleceğim tutuyor.
Oysa gülünecek nesi var bunun?'
bir Eskimo türküsü

'Sevgili Güllük;

 Yastık kanepenin üzerine konur.Tekme atılarak düşürülür o.Pazar günleri kuru fasulye yenir.Karşılıklı,yan yana,alt alta,üst üste ve daha değişik şekillerde durulur.Islak vardır.Portakalın içi de dışı gibi portakal rengidir.Köstebeklerin uçma kabiliyetleri bulunmaz.Kamyonlar yük taşırlar.Kaza olur.Kaza yaparlar.Süleyman,Çetin,Atıf,Kemal,Necdet gibi erkek isimleri;Zeynep,Burçak,Burçak ve Burçak gibi kız isimleri vardır.Patates cinsleri vardır;kızartmalık ve haşlamalık.Çeşitli ebatlarda düğün pastaları olur.Muz olur.'

'Sevgili Güllük;

 Damar vardır.Ney vardır.Kızıl ve nesil vardır.Kuşlar havada uçarlar.Yer vardır.Ona basılır.Türkü söyleyen kişilere türkücü,hız yapan kişilere hız yapan kişi denir.Ev vardır.Kabin ve aksesuar vardır.Yaya geçidi;olur.Bazı hafta sonları sinemaya gidilir.Ayva reçeli ekmeğin üzerine sürülür.Çiçekler topraktan çıkarlar.Kanlar torbalara dolarlar.

Teşekkür ederim.'

(Bu sevgili Güllük serisinde,kendime yakın bulduğum çokca cümleye rastladım.Benim de günlklerimde böyle şeyler yazmıyor değil...)

'İstemeden Kırdığım Bir Vazo İçin Nihavend İlahi
...'

'Rüya Hakkındadan Fazla 
 Annemi üzdüm
 Böylece hep bana tirenler çarpsın
...'


'Edebiyattan Nefret Ediyorum Ama Bu Sana Ne Tür Bir Tabanca Sağlar Ki 
-maddeler halinde sıralayınız-
...
2-Otobüse beraber binen iki kişinin,eğer boş yer varsa yan yana oturmağa çalışması.'

'Ben Bu Çağdan Bir Kere De Şerefimle Geçeceğim Lazım Gelen Gülleri Göğsüme Gömmüştüm Birleşmemiz Radikal Olacak Ben Kan Vereceğim Bunu Daha Çok Küçükken Bir Filmde Görmüştüm 
 Ben dünyaya karşı 'durmak'ile meşhurum.
 ...
 Modern bir alışkanlıktır ölmek,seni doğasıya seviyorum.'


'Kocaelisin Sen Bizim Canımız
feat tom waits 
 Döktük gitti aklımız al pasiflora iç!
 ...
 Göklerdeki babamız geç kalmazdı hiç?
 U must say good-bai 2 me.Inh!Inh!'


*Ah Muhsin Ünlü mahlaslı Onur Ünlü'nün şiir kitabı 





Sunday, June 15, 2014

Şakayık


XXIyy'da 'gözlerimde tütecek bir sevgi'diyebilmek ne zor!
hani özlüyorum falan diye başlayan değil*
aslında zor olan bu değil;
zor olan,bunu hiç duyumsamayan insanlarla
bir arada yaşıyor olmak.
Şimdi ben buna ve hangi birine  
Kader mi diyeyim?
Tarih mi diyeyim?
Zaman mı,
Evrim mi diyeyim?
Katlanmak mı diyeyim?
Şimdi,
Biraz işleri zorlaştıran da sensin
Ne lüzum var tüm bunlara 
Herkes sırf yalnız yemek yememek için bile,
Tanıdıklarını arayıp 
Bir iki saat onlara katlanırken?
Öyle değil mi Firuzan?
Benim de yemekler yediğim oluyor
Olanlar ne kadar varlar?
Olanlar ne kadar oldular?
Bunun ucu biraz sadakate dayanıyor
Susayım en iyisi
Son olarak
Bir melek gibi masum yüzün var**



*Suret hemi-zıllest,öncelikle Hz.Pir'in söylemiş olduğu,görünen her şey gölgedir anlamını taşıyan cümle sonra ise,Nazım Hikmet'in 'Rubailer'adlı eserinde,'Suret-hemi-zıllest filan diye başlayan değil'olarak bahsettiği cümle.
**Secaattin Tanyerli



Saturday, June 7, 2014

Madde Mi Mana Mı II


  • Ölümle bu kadar yakınken,bana canı verenin,verdiği canın gerçek olduğuna inanmak zor.
  • Bugün Güney İtalya'ya gidip tarımla uğraşmaya ve geçimimi böyle sağlamaya karar verdim,yollarını araştırıyorum.
  • Çünkü buna bugün karar vermezsem,bugün bir şeyleri değiştirmezsem sonra çok geç olacağının,düzenli bir hayata kavuşacağımın farkındayım.Gün gelecek,belki sevdiğim mesleği yapıyorken bile,Suna ablayı arayacağım farz-ı muhal,bir sıkıntım olacak ya maddi ya manevi bir iyilik soracağım,kapıları çalacağım.Hayır!Ben bunu istemiyorum.Bunun için şu andan itibaren bir şeyleri oluşturmam lazım;nefsime de bugün,aldığı terbiyenin erdemlisini vermeli,öğretmeliyim.
  • İtalya,Kuzey İtalya ve Güney İtalya...olduk mu yine bir ara?
  • Ben hep ara
  • Ben bir de hep deniz,nehir,göl kenarı ama,en çok da deniz;

Ötelerde, ama çok ötelerde kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz.
Konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız.
  • Keşke,İstanbul ve İtalya arasında bir ara olmayı başarabilsem;ne bir ayağımı İtalya'dan sürmek zorunda kalıp acı çeksem ve bu acı ile ömrümün sonuna kadar yaşamaya çalışsam,ne de bana ait olan o İstanbul'dan vazgeçmek,ona hasret kalmak zorunda kalsam.Aslında bakarsan,İstanbul'a hasret kalmak,onu bana,böyle daha iyi yapıyor,çünkü oradayken 'aitlik'duygum hepten yok oluyor,içimde hep bir şeyler açılıyor;bir mavi enginlik.bir mavi suskun deniz.bir maviliğe dalgın biri.Ama,işte bir şey var,vazgeçmek istemediğim,herhalde adı toprak parçası.Yani 'bizim insanımız'vardır ya,bu da var ama başka bir şey var,henüz tanımlayamadğım bir duygu durum.
  • Yani: 'Dönmek nasıl bir şey? İnsan nereye döner?Döndüğü yer neresidir?Geriye dönmek var mıdır, mümkün müdür?Yoksa kader sadece ileriyi mi gösterir?Geldiğin, döndüğün yer orada mıdır? Bekler midir? Baksan görür müsün?Kalbin dönerken pusulan mıdır?Geçtiğin yerleri unutmadan, aynı yerlerden geçerek evin yolunu bulabilir misin?Yoksa döndüm, değiştim, geldiğim dediğim her yer ve dilde ve de dinde hala dönme misindir?Dönmek kabiliyet değil, zaruret midir?'
  • Ben kadere inanıyor muyum,bazen?
  • Sarı sıcak ev ışığı özlediğim,ev kokusu,meyveleri doğrayan bir anne ve baba sesi,çünkü ben aileyi bir anne ve bir babadan bilmiştim.
  • Bugün babam değişti.Bunu görmek güzel ama,dolapta üç gün önceden kalmış,kreması ekşimiş pasta gibi..ama yine de yersin ya,yiyorum işte ben de,her İstanbul'da olduğum gün.Sonra midem ağrıyor,sonra midem biraz daha ağrıyor ve kalbe bir türlü kan pompalamaktan başka bir şey yapmayacağını öğretemedim;daha yirmi dört yaşımda yetmiş yaşındaki buruşuk bir el,kalbim.
  • Bütün gün,unutmaya çalışarak,kararsızlıklar içinde ve şiir okuyarak,'hayatımı kazanamam'çünkü gerekiyor ya bir hayat kazanmak,su bile almak için..
  • Unutmak için desem de,bir şeyler değişsin diye uyuyorum bazen,demek ki,umut bir tür işte ve bunu,uyandığımda hiçbir şeyin değişmediğini görerek,fark etmiş oluyorum,tekrar tekrar.
  • Ne olacak kafam?ve içi?
  • İnsanın hayallerinin olması,umudun döngüsü ile neredeyse ve yani bir açıdan aynı.Hangisi gerçek ve gerçek nedir?
  • Şu hale bak,sadece fotoğraf çekerek,yazılar yazarak,sonsuz bir kaydetme eylemi içerisinde ve okuyarak,nereye kadar gidebileceğim?Yollar nerede?Yol nedir?
  • 'Biz bir aileyiz'demişlerdi.Bugün ben yalnızım ama.Hatalarım olduğunu biliyorum ama,ben zamanı da bedenime varlığıma katıp bugünlere geldim.Bugünlerde,bazı şeyleri kabul ettim,aile olmayı mesela.Neden bugün yalnızım o zaman?
  • Bugün,aynı zamanda Cahit Zarifoğlu'nun da doğum günü,der ki;
Ah kardeşler gönlümün yükünü kaldıramıyorum.
  • Ben böyle işte,ben hep böyle,yalnızlığı da kendi kendime yaratıyorum bazen,hayal-gerçek kopuş ve birleşmelerinden bir kuple
  • En sonunda neden yalnız kaldığım,belli ediyor işte kendini böyle böyle.Sonuçta,en derinlere serbest dalış yaptığım günler,babam veya ailem yanımda oluyor mu?Hayır.
  • Bugün babam değişmiş.Bu benim yalnızlığımı ağlatıyor,gerisi iyilik güzellik.
  • Bir özel ders almayı tercih ederim o yüzden çoğu zaman,anlamam çünkü birlikteliklerden,anlamam mı gerçekten?Sonra,ben ve özel çoğalırız,orası mühim değil ama ya,her şeyin öncesi işte?
  • Şu sandali alsam her şey iyi olacak,söz de vermiştim Ara olacak.Topraklara ve toprakların üzerinde yürüyen böceklere ulaşmadan önce,şu işi yapabilsem.
  • Zaten işte ömür bu
  • Ömür dediğin,o böcekler ve derin bir toprak içinde yatmadan önce yaptığın ama genelde de yapmaya çalıştığın,hep çabaladığın şeyler.Baksana insanın kendi hayallerini bile terbiye etmesi,bir çaba...
  • Yalnız,o derin toprağı ve böcekleri gören kişi,ömür içinde de,pek rahat nefes alamıyor ve de,nefesleri büyük büyük alıyor,kıymet bilerek,çünkü yakıştıramıyor;böcek dünyada elinle ayağınla ezdiğin-bazı toplumlarda belki yediğin-estetik açıdan;çirkin,irite edici,değersiz bir şey.Can ise,dini açısından toplumsalına en değerli şey.Kafam alamıyor o yüzden,nasıl oluyor da....?
  • Ölümü de yaşamayı da öyle çok düşünüyor değilim gün içinde.
  • Gün içinde,sayısız saatlerce ne düşünüyorum ben?
  • Anları düşünüyorum.
  • Anlar aslında oluyor.Bir an.Ansızın.Somuttan soyuta bir geçiş,bir an.Sonra bitiyorlar.Sonra fark ediyorum,fark ettiğimi düşünüyorum,ediyor mu sana sinema tiyatro resim falan filan.
  • Sanatçı ruhlu çocuk.
  • Çocuksu çocuk.
  • Ben hep signorina yım.Bir signora olamadık.Bir de Gioia diyorlar bana,italyanlar.Hiç adımı bilmeyen italyanlar dahi.Oysa ben bir joyfulness için fazlayım.ve azım
  • Yutkunma nehri,yine doldu İstanbuldayken.Bir gün bu beni hasta edecek ya...
  • Midem de değişti.
  • Artık sandalımı almalıyım,sınavını geçmeden adı nereye gideceği nerede duracağı belli.

Friday, June 6, 2014

Gabbiani

''Differend'da düzenleyici bir rol oynayan bir başka kavram var:tümce kavramı.Buna sınırsız bir kaplam veriyorsunuz,şöyle diyerek:
'Fransızca 'Aie',İtalyanca 'Eh',Amerikanca 'Whoops' birer tümcedir;bir göz kırpışı,bir omuz silkme,ayağını yere vurma,belli-belirsiz bir kızarma ya da ani bir yürek çırpıntısı,birer tümce olabilir.
...*'' diye başlıyor Tümceler**

Dünya bana doğru dönüyor,
Ama kimseyi yakınıma getirmiyor.
...

Kim çizdi ufuktaki o kalın çizgiyi?

Martıyı,uçarken,önünden de görsen arkasından da,farketmez:
Hiçbir yere gitmiyordur.
Ancak yanından görürsen fark edersin,
Yol aldığını

Martılar ile insanların ortaklığı:
Mideleri için çıkardıkları gürültü

Denizin üstünde süzülen,
Rüzgarda savrulan,martıya,
Balık gözlüyor diye değil de,
Kanatlarını deniyor diye baksak?

(Bugün çok uçuk renkleri akşamüstünün-cansız,heyecansız..
Ne kadar eğreti duruyor bulutlar gökyüzünde-asılı gibi...
Gök,derinliksiz;sığ,neredeyse...)

Bulutların üstünde hava hep açıktır.

Ne çok isterdin,değil mi-masanda,dingin,suskun,yalnız otururken,çevrende dizi dizi defterlerin,yazı dosyaların,kağıt zarfların,içiçe kalem kılıfların,gözlük kabın,yanında ayrı ayrı sigara paketlerin,bira şişen,yarı dolu bardağın,yazdıklarını temize çektiğin daktilonun başında,kulağında derin bir müzik,bir an,yaptıklarını,yapamadıklarını,yapmakta olduklarını düşünerek dalmışken,dışarıda,karşındaki tülün örttüğü ışığın içinden,akşam yağan yaz yağmurunun berraklaştırdığı ılık havada,parlak öğle güneşi altında,Güney'den gelip birdenbire pencerenin pervazına konan,Poyraz'ın uçuşturduğu açık kahverengi,uçuk gökrengi tüyleriyle,orada,bir an aldırmasızca duran,dönen,sonra,bir kez zıplayıp,başını çevirerek,yeniden kanat açıp,sanki kaygısız,tasasız,dertsiz,Kuzey'e doğru uçup giden o ufacık kuş,bir daha gelse-ama,bir seferliktir uçuşu;gelmez bir daha.
İstinye

O bir kez,sessizce gelip,konup,uçup gitmişti ya-şimdiyse bu,boyuna gelip,balkonumun tepesine kurduğu yuvasını kollamak için pervazımda yaygara koparıyor-
-mutlu mu olmalıyım,bilmem!...
Yoğurtçubaşı/Çiftehavuzlar

Daha bir birası yarılanmadan hemen bir sonrakini ısmarlayan,arada da yalnızca sigara ve kuruyemişle yetinen,kısa boylu,yanağında sakalıyla birleşerek uzamış bıyıklı,parkalı,dingin Adam:gözlerin niye o kadar devingen?
Cağaloğlu

Martı öbekleri,Karabatak dizileri,Serçe noktaları...
Haydarpaşa

Doğadan her aldığını,ona hep geri verebilir olmalısın-zaten,kendini de,
Sonunda,ona geri vermeyecek misin?
Gümüşlük Akademisi

Dünya,uyur da.
Yoğurtçubaşı/Çiftehavuzlar 

Dalgalar ve ağaçlar
-bir de bayrak direkleri ve ipleri-
Olmasaydı,rüzgarın sesi duyulmazdı.
Karamürsel

Cemal Süreya için,
Bir şairin gözleri kapanınca,dünyada görülecek şeyler azalır.
11 Ocak 1990 

Ölüm
Zor iş-ölen için değil de,yaşayanlar için:gidip,'teşhis'edip,alıp,
 götürüp,yıkayıp,sarıp sarmalayıp,bir kutuya koyup,bir çukur kazıp,taşıyıp,gömüp,
 toprak küreyip,ağlamalarını gerektiren bir iş-
zor..
21 Temmuz 2003 
Beyodaları/Gümüşsuyu 

Her insanın-bir kişinin-ölümü,ucu-bucağı bilinemeyecek,sınırları bulunamayacak bir varlığın yokoluşudur.
Karamürsel 

Belki de ağaçlar ancak yeni yapraklarını verecekleri duruma tam geldikleri zaman,
Eskilerini tamamiyle dökmüş olurlar.
Yoğurtçubaşı/Çiftehavuzlar 

Ancak
Marmara'da da gel-git olur;ama bunu,Dolunay'ın önceki ile sonraki günlerinde,kıyılardaki kayaların üstündeki
 midyelerin açıkta kalış seviyesindeki farktan anlarsın.
Karamürsel 

Hep unutursun ya bir şeyleri,bir yerlerde;işte:bütün kış,balkonunda,büyük saksıların arkasında unuttuğun
 dondurucu soğuklar,kurutucu rüzgarlar geçiren,sonunda,baharda,zaten yetersiz olan küçücük saksısı  içinde,hiç nemi kalmamış durumda bulup hatırladığın bir yaşındaki Fıstık Çamı fidesi,şimdi,
 saksısı değiştirilmiş,toprağı zenginleştirilmiş,bolca sulanmış,Nisan güneşinin altında duruyor-ama hala  kupkuru,cansız;daha dallaşamamış üç küçük çıkıntısının ve tepesindeki büyüme noktasının sararmış
 sivri yapraklarında en ufak bir yeşillik belirtisi bile yok-ne bekliyordun ya:
 bütün o geçirdiklerinden sonra,ilk suyla,ilk güneş ışığıyla,ilk ılıklıkla,hemen canlanıp yeşere miydi?
İstinye

Bazen,tek bir akşamda,
Yalnızca bir tek Martı uçar
-uçup,geçer...
Yoğurtçubaşı/Çiftehavuzlar

Yolda Olmak
Bulunduğun,oturduğun odayı,üstünde yazdığın masayla birlikte,gece yol alan;
Gittiği yere de ne zaman ulaşacağı belli olmayan bir trenin,tek kişilik kompartmanı olarak gör-
-öyle görebilirsen,olur,o da,öyle...
Gümüşlük

Bütün sokak lambaları,bütün gemi ışıkları,bütün otomobil farları,ışığı hala yanan bütün odaların pencereleri
 öylesine pırıl pırılken,Ay'ın,bir hayalet gibi,silik,sönük,sinik bir halde yükselmesi:reva mı?!-çok uzaktaki bulutlardan kurtulmağa çalışıyor bile olsa?-ama,bir kez kurtulunca onlardan,odur artık bütün hepsi içinde en parlak,en pak,en ak-

Rüzgar dindi:şimdi,Yağmur gelecek mi-yetecek mi,Bulutlar_

Bülbül gibi:geldiği gibi;gecenin karanlığında,yalnızca ses bir şey demekken;ışık,aydınlık,görme,uzak ileti yolları,sabahı beklerken-serin,sakin,derin seslerle iletmek,anlatmak,konuşmak...
Körce-ama,işiterek;duyarak ve duyurarak...
Dingin-derin...

Dolunay altındaki Boğaz'ın sularında gezinen karaltılar,sanarsın,Ay'ın altından geçen bulutların gölgeleri-  oysa,apaçık,ışık dolu,bulutsuz gökyüzüne bakınca anlarsın:
 Bunlar,dingin suları ürperterek yalayıp geçen,bir süre bir yöne sürükleyen gece Rüzgar'ının yarattığı küçük  dalgaların karaltıları.

Martı Mart'ı özler Ekim'de-oysa fark yoktur aralarında.

Ay'ın ışığında ve güçlü Poyraz'ın temizlediği,berraklaştırdığı Boğaz'ın karanlık ama parlak,pırıl pırıl sularında  da olsa,ileriden,Kanlıca açıklarından gelen,garip,kırmızı ışıklı,peşinden bir dizi beyaz yansıma sürükleyen-  sanki önü tanker.arkası yolcu gemisi,ortası şilep gibi duran-geminin ne menem bir şey  olduğunu,anlayamazsın-sonra,geçip gider;işte:artık boşunadır,anlamağa-görmeğe,kestirmeğe,belirlemeğe-  çalışmak...

Galata Köprü'sünü Günbatı'sına karşı siper edip,
Haliç'ten gelen ılık sularda uyuklayan Martılar...


*Jacques Derrida
**Oruç Aruoba'nın Yürüme Üçlüsü'nden ,üçüncüsü Tümceler

Thursday, June 5, 2014

Amami

Milano vicino all'Europa
Milano che banche che cambi
Milano gambe aperte
Milano che ride e si diverte
Milano a teatro
un ole' da torero
Milano che quando piange
piange davvero
Milano Carabinieri Polizia
che guardano sereni
chiudi gli occhi e voli via
Milano a portata di mano
ti fa una domanda in tedesco
e ti risponde in siciliano
poi Milan e Benfica
Milano che fatica
Milano sempre pronta al Natale
che quando passa piange
e ci rimane male
Milano sguardo maligno di Dio
zucchero e catrame
Milano ogni volta
che mi tocca di venire
mi prendi allo stomaco
mi fai morire
Milano senza fortuna
mi porti con te
sotto terra o sulla luna
Milano tre milioni
respiro di un polmone solo
Milano che come un uccello
gli sparano
ma anche riprende il volo
Milano piovuta dal cielo
tra la vita e la morte
continua il tuo mistero
Milano tre milioni
respiro di un polmone solo
che come un uccello
gli sparano
ma anche riprende il volo
Milano lontana dal cielo
tra la vita e la morte
continua il tuo mistero

Lucio Dalla
İlk kez bugün dinlediğim bir şarkı.




Wednesday, June 4, 2014

Amare,Respirare

Nisan sonu,Mayıs başı İstanbul ziyaretim ve
Mayıs sonundaki İstanbul ziyaretimde,Ferzan Özpetek'le aynı günler içerisinde İstanbul'da olduğumuzu öğrenince,üzüldüm.
Oysa her gün,her yıl olduğu gibi,İstanbul defterimle tüm İstanbul'u dolaşıyordum... ama işte,dünya istediği zaman küçük oluyor,istemediği zaman kazan kepçe.
Bugün de Milano,an itibariyle,sembra esserci il diluvio universale...
Yine gri olduk...
Milano'yu sevdiğim tek zaman,böyle gri ve soğuk olduğu zamanlar;çünkü bu durum aynı Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikaye'indeki 'sokakları kan götürüyordu,artık Londra kan kokuyordu'betimlemesi ile aynı,yani
Milano gri ve soğuk olduğu zaman kendini,özünü göstermiş oluyor,gizlemeden.Öbür türlü bu şehre güneşin ve gülümsemelerin bu şehre yakıştığını düşünmüyorum,yapmacık oluyor.Sanıyorum bu yüzden,Milano'daki baharı ve yazı fazlasıyla eleştiriyor ve bu durumu beğenmiyorum,bunu bugün anladım,yapmacık geliyormuş,beni rahatsız eden de buymuş.
Bu şehir,yine İtalya,yine bir can parçası,yine bir bağ ama benim yaşamak istediğim İtalya değil.Keşke daha önceden güney İtalya'yı görmemiş olsaydım...o zaman İtalya'yı Milano'daki İtalya sanırdım,ilk önce görüntü böyle işlerdi kafama ama gerçek bu değil;benim tanıştığım ilk İtalya,çiçekli balkonlarından meraklı gözlerle arnavut kaldırıma bakan tonton teyzeler,karşısındakini dinleyen ve dinlerken gözünün içine bakan italyanlar,kırmızı beyaz masa örtüsü etrafındaki yemek telaşları ve telaşe memurları;denizli italya,aile olmak,üzümler ve şaraplar,tebessümlü suratlar...Bugün Milano'da çoğu zaman yürürken 'la gente'birbirinin yüzüne bakmıyor,beton kaldırıma bakıyor,kaldırımdaki grilik yüzlere işliyor,daha ne kadar katı olabilirizin peşine düşüyorlar,gülmüyorlar,mutlu değiller,çok çalışıyorlar,her zaman kızacak bazen aşağalayacak bir şey buluyorlar,yabancıları sevmiyorlar ve onlara önyargılılar,ne başka bir kültür tanımak isitiyorlar ne kendi kültürlerini koruyabiliyorlar vs vs.
Benim yaşamak istediğim İtalya bu değil.

Bari,Ostuni 2008
Sicilia,Catania 2007




Şekerleme

a volte qualcosa zucchera la mia giornata...
 Tam olarak başlığın hakkını vereceğim şimdi,hiç üzülmeyin.
Milan'a dönünce,kendime şeker hastalığı teşhisini tamamiyle koydum ve öğleleri uyuma isteğimi de buna bağlayarak,artık kafam rahat çünkü açıklamam var:ben tembel değilim,ben bir şeyi unutmaya çalışmıyorum;ben uyuyarak,zamanı bir an önce geçirme derdinde değilim,benim şeker hastalığım var.
Oldu mu?Güzel mi?
İstemediğim bir bölümü okumak,denizden ayrı bir şehirde dört yıl geçirmek beni değiştirdi.
...
 Eylül neden bir bayan ismi?Bulut olsa,Eylül olsa,Nehir olsa mesela.
Birkaç ismim daha var,ileride bunun kararsızlığına düşer miyim,beş altı çocuk mu doğurmam lazım gelecek?Nasıl seçeceğim bu isimleri,nasıl karar vereceğim?
Yine neler diyorum.
Diyeceğim bu değildi.
...
 Bir Sıra Dil Balığı

Benim onlara anlattığım şeylerde,
Yol hazırlığı eskimiş kağıtlar yakılan bahçelerde,
...
Yol hazırlığı kişisi sonsuz olan gözlerde.
Her gün saçlarımız uzuyor,bir takım istasyonlardan geçiyoruz,
Bu sanki olağandır ve böyle.
...
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bu tozları yeni alınmış sessizlikte,
Bir çift uysal bıçaktır saplanmış gövdemize
Ağrısız, dingin, paslanır ayaklarımız.
...
ve umut kesilir de bir gün ölümle artık
En uzun mektuplardan birkaçı çekmecelerde.
Var mıydık? belki... biraz
Bir sıra dil balığı kesiksiz eylemlerde. 

Edip Cansever