Pazar günleri alıp veremediklerim
Ben Galileo Galilei İtalyan Lise'sinde okurken,rehberlik öğretmenim Esen hocanın odasındaki pencereden görünen;Faik Paşa Cadde'sindeki bir evin penceresine bakıp,hayaller kurar,bunlara dalardım.Çok istediğim Çukurcama'da yaşama hayalimi bir an için gerçekleştirirdim.
O evin bana ait olduğunun,sabahları yokuşlarını çıkacağım Turnacıbaşı Caddesi'nin,Cihangir'in;Beyoğlu esnafı ile olan ahbaplığımın,caddenin ucundaki elli yıllık bakkaldan alacağım sütün hayalini kurardım.Yapacağım işi yine bilemezdim ya...ama sanata dair bir şeyler yaptığımı az çok kestirirdim;belki bir kürator,belki bir oyuncu,belki bir sanat yönetmeni,belki bir senarist...
Bu penceresini gördüğüm evin içinde,kocaman bir kütüphane düşünür,kitapları şu güne kadar yaşadığım evlerde yerleştirdiğim üzere,türlerine göre ayırırdım;Sait Faik için bir köşe yapardım kütüphaneye,Paul Celan için,Aruoba için de bir tane ve nicelerine.Evin içindeki bazı köşeleri,Turnacıbaşı Cadde'sinde bulunan antikacılardan aldığım eşyalarla döşerdim.Bana Londra'yı unutturmayacak bir köşe de yapardım.Bu köşelere,ruh halime göre geçer,otururdum.
Fotoğraflar olurdu elbet,ya çerçeve içinde,masa üstlerinde;ya açıkta,duvarlarda.Basılmayı bekleyen filmler,bir köşede duran fotoğraf makineleri,kime ait olduklarını bilmediğim eski fotoğraflar ve fotoğrafa,sinemaya dair her şey bir başka köşeden bana bakardı.On yaşımda hediye edilen Sony cd ve kaset çalarım,cdler ve kasetlerimle yan yana dururdu evin içinde bir başka köşesinde.
Sütü alıp eve geldikten sonra,şu klasik Beyoğlu sakinlerinin yaşadığı hayat tarzınca,plak çalara güzel bir jazz müzik koyup,kahvaltımı yapardım ve bir klasik olarak,bugün ne yapacağımın programını yapardım.Eğer İstanbul bulutlu,yağmurlu olursa;evde kalıp şiir okur,akşamüstüne doğru da,Galata'ya yürürdüm.Yalnızlığımdan olsa gerek,eve dönmeden önce de Fıççın'dan akşam yemeğimi paket yaptırırdım.Taner Birsel'e özenir,Kaç Para Kaç filminde,muhallebi yemesi gibi,yemeğin üstüne bir de mıuhallebi yerdim.Eve geldiğimde,sakin bir mahalle sessizliğinde,kapalı havanın eve vurduğu gri ışık içinde,saatlerce düşünecek vaktim olduğu için sevinirdim.
Bazı günler,avucumun içi kadar olan dostlarımla,o pencerenin arkasında oturulup yapılan kahvaltıları,onlarla başlayan sabahları;sarılmaların,gülücüklerin,düşüncelerin,sakinliğin takip ettiği öğlenleri düşlerdim.Onlar beni yalnız bırakmıyorlar veya ben de onları çoğaltıyorum diye değil de,nasıl ki nefes alıyorsam,onların da nefeslerini yanımda duymaktan severdim onları.Böyle günlerde,onlar ayrıldıktan sonra,onları ne çok sevdiğimi hatırlar;evi toplardım,dolaptan bir şey çıkartırken aklıma gelirdi bugün güldüğümüz,konuştuğumuz,düşündüğümüz belki üzüldüğümüz bir şey.Pencerenin arkasına geçip,Turnacıbaşı'na bakarken,evin onlardan biri ayrıldıktan sonra kalan sessizliğini dinlerdim.Ölüm gelirdi muhakkak aklıma ama,sonra onlardan birinin gülücüğünü hatırlayarak daha buradayız,varız derdim.
O evin bana ait olması hissini severdim.Sonunda,bana ait,bir yaşam alanı.
Aitliğimi düşünürdüm,bu eve ne kadar ait olduğumu,bu evin bana ne kadar ait olduğunu.Ya bir gün buradan da,içimde sürekli kıpırdanan ait olamama hissi ile,ayrılırsam?Aslında ayrılmayacağımı,onun da benden ayrılmayacağını tuhaf bir sezgiyle bilirdim.Bana aitti artık,benim yaşadığım,benim olan.
Bazı günler,evimi kitleyip,çıkıp,yapacak işlerim olmasına rağmen,Gölge Kafe'de oturduğumu,kahvemi içtiğimi,Gölge Kafe'de saatlerce düşündüğümü düşlerdim.Gölge'nin de artık bana ait olduğunu bilir,belki ileride onu saklamak için işletmecisinden biri olabileceğimi düşünürdüm.Gölge'den eve dönmek,evimin buraya yakın olması,bana kapalı havanın verdiği huzuru verirdi.
Urban'ın sarmaşıkları altında,oturup alacağım nefesleri;gide gele birbirimize aşina olduğumuz,Anabala Pasaj'ındaki Rubi Bey'le olan komşuluğumu,Hacopula Pasajı'ndaki Katia hanımla olan ahbağlığımı düşlerdim.
Yeni Çarşı Cadde'sine,evimin yakın oluşu da bir huzur verirdi.Evde sıkıldığım günlerde,buraya çıkıp çekeceğim fotoğrafları,House Hotel'de Galata manzarasına karşı dinleneceğim bir çayı düşlerdim.
Bazı Pazar günleri,Galata Mevlevihanesi'ne gidip,sema gösterisi izlediğim;Tünel'den Galatasaray'a doğru tırmanırken Denizler Kitapevi'ne,Robinson'a,By Retro'ya uğramalarım gelirdi gözümün önüne.Belki Avrupa Pasaj'ı yanındaki Aslıhan Pasaj'ından kitaplar alır,bunları eve gitmeden önce Limonlu Bahçe'de karıştırdığımı düşlerdim.
Ara Kafe'yi de bana ait bir olgu yaptığımı,işime ve yaşamıma bir şekilde entgre ettiğimi düşlerdim.
Bu evin,pencerenin en önemli yanı ise,Galileo Galilei İtalyan Lise'si ile duvarlarının bitişik olması,dolayısıyla buradan da hiç ayrılmayacağımı bana hatırlatmasıydı.Bazı sabahlar penceremin önüne gelip,Esen hocanın penceresine bakardım,orada gençken oturan beni görürdüm,lise günlerimdeki birçok anı teker teker hatırlardım.Duvara sarılasım gelirdi,hem evimin hem okulumun,bu pencerenin gözüyle,bana ait olduklarını bilmek,beni sonsuzlaştırırdı,kendimi sonsuza kadar onlara ait ve onları da sonsuza kadar bana ait hissederdim.Bu aitlik hissi işte,onlardan hiç ayrılmayacağımı bana bildirirdi.
Tüm bu hayali ayrıca,bir uzaklık içinde düşlerdim,sanki İstanbul'dan yıllarca uzak kalmışım ve sonra dönüp,bu evi almışım gibi düşünürdüm,çünkü hayali düşlerken,bulunduğum yer Galileo Galilei İtalyan Lise'siydi ve italyanca için bir gün,İstanbul'dan ayrı kalacağımı sezerdim.Bu beni ağlatırdı,üzerdi ama,italyancadan ayrı kalmak da ağlatır,üzerdi.
Bugün,okuluma ziyarete gittiğim zamanlarda,Esen hocanın penceresinden hala,o eve,o pencereye gidip bakıyorum.Bu hayal kendini hatırlatıyor hemen.Sonra bir buruklukla,bir alıp verememe ile gözlerimi çeviriyorum o pencereden.Okuldan çıktığımda,düşünüyorum,aslında gerçekten de olabilirdi,olabilir diyorum.Bugün ben,kalkıp İtalya'ya gelmemiş olsam,bir şekilde şu 'kolay'oyunculuğun yolunu izleyip,bölüm başına yüksek paralar kazanarak bir birikim yapmış olsaydım,yapıyor olsam;bugün bu hayal gerçek olabilirdi,olabilir.Alıp veremiyorum işte bir şeyi,kalıyor kılçık gibi,kalıyor bir pazar günü alıp veremediğim olarak.
Sunday, June 29, 2014
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment