Wednesday, July 1, 2015

Friccico Amarcord

  Amarcord è oggi una parola della lingua italiana che indica il ricordo nostalgico, il parlare in modo malinconico di momenti ormai lontani nel tempo.
Originariamente, però, il termine viene dal dialetto romagnolo “a m’arcord” che vuol dire “io mi ricordo''

 İnançlarımı kaybetmeye başladıkça, insanların dine, aşka, ideolojilere...neden bağlandıklarını daha iyi anlıyor, daha net bir gözlükle fark ediyorum. İnançlarımı kaybetmiyorum aslında, onlardan vazgeçiyorum. Vazgeçişlerimin altında her zaman buz dağları yatıyor.
Evet benim de körü körüne ve de bilinçli bağlandığım ideolojiler, bir aşk...oldu. Bunlara inandım. Onları hiç kaybetmedim, onlardan vazgeçmem gereken zamanlar oldu sadece ve bu zamanlar, biz insanlar hayatta olduğumuz sürece hep gelip gidiyorlar. Bu zamanlar hiç bitmiyor. Oysa zaman dediğin, yeni bir güne uyanmak için uyuduğun gece.
İnsan belki de bu yüzden hem ateşe hem suya dalıp gidiyor. Gel-gitleri hissetmek için. Havanın gel gitlerini görmek mümkün değil. İnsan, gözünün gördüğü şeyi, yüreğinin anlayacağından ve yüreğine anlatacağından emin olduğu için, havaya pek dalıp gitmiyor ama, rüzgarı hissettiği anda da bir takım öz devinimler mümkün oluyor.
 Sadakat; bu benim tüm bu gidip gelen zamanlarda, sekmeye uğramayan tek inancım fakat bir süredir sarsılıyor. Kendime olan sadakatimle ilgisinden çok, dünyayla ve ona ait her şeyle alakalı bir sadakat, sarsılıp sarsılıp duruyor ve ben de buna karşı salmaları*indirip duruyorum. Aslında insanın yaptığı şey bu, dünyaya gelerek. Ölüme kadar, sevdikleri için, ideolojileri için, inançları için, yaşamak için salmaları indirip durmak. Hangisi daha iyi bilemiyorum...beni üzen bu. Bunun kararsızlığı.
Bugün, ben bir dosta, bir inanca, bir ideolojiye, bir aileye, dünyaya ait bir şeye bağlanıyorum ve sonra, şu 'zamanlar' gelip gelip duruyor ve onların gidebilme, göçebilme yetisi olduğunu bana gösteriyor. Sonra, bir dal gibi kalıyorum. Kış, yaz, sonbahar...gelip gidenler; kalanlar, ayrılanlar...hangisi daha iyi bilmiyorum. Yani, bir gün bir dostumdan, ailemden söz alsam, hiç ayrılmayacağız diye; hiç kimse hiç kimseden hiçbir şeyden vazgeçmeyecek diye, o da olmuyor, ölüm geliyor sonra ve biz insanlar sırf şu sadakate geri dönmek için, ölümün ardından bile :' hayat devam ediyor.' diyoruz. Bu cümle, ölümden, o andan, o anın acısını yaşayandan daha ağır. Çünkü, sırt sıvazlamak bu. Bundan daha önce de bahsettim, bu hasta olduğun zaman çorba içmekle aynı şey, birinin sen baygınken, üzerini örtmesiyle aynı şey, birinin sırtını sıvazlamasıyla aynı şey. Peki bunlar güzel şeyler mi? İyi, lazım şeyler mi?
Bunlar olmaya devam ettikçe yaşamak daha zorlaşıyor ve ben burada inancımı kaybetmeye, ondan vazgeçmeye başlıyorum.
 Hala hayallerimin olmasına geçen gün şaşırdım, değiştim çünkü. Bir bağın peşinden gitmeye başladım, bu bağ benim vazgeçemeyeceğim bir sevgi, emek, tutku oldu ve bu beni değiştirdi.
Bir büyük hayalim var mesela, bir teknemin bir yelkenlimin olması ve onu hayal etmeye başladığım ilk anda onun ismini de koydum: Ara.
Geçen gün bunu düşünüyordum ve buna çalışıyordum. O gün fark ettim, bir gün, Ara'nın da, gidebileceğini. Bunu fark ettiğim anda, yine o karabasan sıkıntı içimi doldurdu. Bu aslında yukarıda anlatmaya çalıştığım birçok şeyin, simgesel kavramı, sembolü. Ben, şu güne kadar ailemi, tüm dostlarımı, hayallerimi, inandıklarımı bir bağ gibi, bir yelkenli gibi korudum; onlara bu incelikle, sabırla, ciddiyetle baktım, onlar böyle önemli oldular, vazgeçilmez oldular.
Şimdi sorguluyorum, bunu yapmamak mı gerekir? Çünkü, bir gün bir rüzgar çıkagelip, nasıl direnirsem direneyim, ne kadar direnirsem direneyim, gece-gündüz aç susuz...Ara'yı alıp, başka bir denize, başka bir karaya götürebiliyor. O zaman ben Ara'ya sadakatin hiçbir nesnesini öznesini yüklememeli miyim? Onu yaşamamak mı olur mu?
 Bu, tüm zamanların gel gitlerine karşı, direnen bir alışkanlık, sadakat. Kişinin kendi ölümüne kadar savaşacağı, direneceği, koruyacağı;  tekrarlayan birçok duyguyu içinde barındıran, insanın misyonu edasını takınan bir alışkanlık. Şu günlerde, sırf bunun için, tren istasyonlarında oturup duruyorum ve de bunu unutmaya çalışıyorum. Fakat, beynin reddettiği bir şeyle sürekli karşılaşıyorum ve sonra sabah oluyor, hayatın işlerinden sonra, öğlen kendimi yeniden tren istasyonlarında buluyorum. Saatini bekleyip, saati gelince kalkan trenleri izlemek beni şu günlerde şu kavrama karşı ayakta tutuyor, bir evsiz gibi algılanmaya başlasam da. Trenlerin kalkışları ile aklımın reddettiği şey, münakaşaya dalıyor ve ben de istasyonda dalıp gidiyorum. Bu hususta, fotoğraf sanatı, kendi başına bana bir enstantane oluyor, kalbim kaya olmasın diye.

'İnsanoğlu yıllar boyu bir boşluğu imgelerle, dağlarla, illerle, krallıklarla, körfezlerle, gemilerle, adalarla, balıklarla, odalarla, aletlerle, yıldızlarla, atlarla, insanlarla doldurrur. ölümünden az önce ise, usanmaz çizgi labirentinin kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.'

'Fedeltà è una brutta cosa: se sei fedele sei sempre solo'

No comments:

Post a Comment