Bunu fark etmiş olmak da, kendisi kadar acı veriyor.
Benimle yaşayan mavi olmaya alışıyor; gülüşte, susuşta, duruşta mavi olmak.
Her zaman özgür olmak ama,
Mavi özgürlüğün rengi değildir, havanın, denizin, suyun rengi değildir, sadece benim ve benim kadar sevenlerin boyadığı bir renktir.
Alışıyor; düzenli, özenli, saplantılı mavi kıyafetlerime, mavi defterlerime, mavi fularlarıma...babam hala Kabataş'ı, Gümüşsuyu'nu, Emirgan'ı; Karaköy'ü, Çukurcuma'yı, Galata'yı neden sevdiğimi bilmezken. Alışıyoruz, hayaller arasından sıyrılıp gerçeğe bir nebze katılmaya, öyle ya bazen çok ciddiye dahi almaya.
Şu mavi, şu karman çormanlık gözümde tütüyor. Tütüyor ve İstanbul'u düşündüğüm zaman, bana ait olan şeyler buluyorum; caddeler, kafeler, fotoğraf kareleri; anılar, kabristan, deniz...tüm bunlar ve niceleri bana ait, peki bunlar her zaman yerli yerinde olacaklar mı? Her zaman bana ait kalacaklar mı? Her zaman benim olacaklar mı yoksa bir anıya mı dönüşecekler? Böyle düşünmeye başladığımda da İstanbul'u düşünmeyi bırakıyorum, onu, bana ait parçalarıyla alıp hemen saklıyorum. Artık anılarım olsun istemiyorum.
Anılarım olsun istemiyorum artık, oysa benim için değerlidir anılar, onları saklamalar; yazıda, kutularda, objelerde, hikayeler ve fotoğraflarda.
Artık istemiyor oluşum bile beni üzmeye yetti, bu isteksizliğe çok üzüldüm. Geçer mi üzüntüm? Tekrar ister miyim anılarım olsun?
Anlar sadece an olduklarında, anı olamıyorlar, onlar anlar, bir uzama yayılmıyorlar, hızlılar, tek bir kareden oluşuyorlar ama anılar gibi tek başına veya birlikteliklerle yaşanabiliyorlar. Bazı anlarımı, tek başıma ve de birlikteliklerle, yirmidört yaşıma taşıdım. Bunu bilinçli de yaptığım oldu ama şu isteksizliğe kadar, fark etmedim, anıların bir yerden sonra bırakılabileceğini. Önce isteksizliğim geldi, sonra sorgularım, sorguladığımda bilinçli olarak artık, anıları zamana yaymak istemediğimi görmek beni üzdü. Belki üzmeye de devam eder, belki de isteğim geri gelir, bilinçli ve bilinçsiz dengesi içinde. Ben anı da yaşayan ama bu anları anılara dönüştürmeyi seçen, seven bir insanım. Kişiliğimin bir parçası, biraz da genetik. Anların sadece yaşanıp bitmesinde, beni rahatsız eden , burada eksik bulduğum bir şey var. Ben anları yaşayıp, onları, yazılarda, kutularda, karelerde, objelerde saklamayı, onları kendi yaşlarım kadar yaşatmayı seviyor, tercih ediyorum. Şimdi hangisi daha acı verir bunu sorguladığım bir yerdeyim.
Üzüntümü hafifletmek için, italyanlar kadar dondurma yemeğe başladım böylece. Dondurmaya düşkünlüğüm yok ama haftanın çoğu günü dondurma alıp, sokaklarda yürüyor, ağaçları izliyor, her gün yaprakların renk değişimini not alıyor, evlerin uçuşan perdelerine bakıyorum.
İsterim geçmek isterim az az yaşamakla bir şeyleri. Mavi bir zamandan kalmayı, mavi bir zamanı bilmeyi*
İtalya'ya uzun İstanbul ziyaretlerimden sonra, yük fazlası valizlerle dönüyorum, içinde bir sürü kitap. Babam her seferinde soruyor: ' ne var bu valizin içinde bu kadar ?' Her seferinde aynı yanıtı veriyorum: ' kitap.' Babam her seferinde devam ediyor: ' Neden götürüyorsun hepsini, birazını bırak?' Yanıtlıyorum:' Bırakamam.' Her seferinde, babam kaşlarını çatıyor, her seferinde havaalanlarında nasıl taşıyacağımı merak ediyor ama bir seferlik dahi olsa, bilmiyor ne okuyorum, neden okuyorum, neden bırakamıyorum birini? Bunları, bir seferlik bile bilmiyor. Babam beni tanımıyor ve tanımak istemeyip, ben nasıl olsa gideceğim diyor.
Benim korkularımı bilmiyor, çok korktuklarımı bilmeden, bana böyle şeyler söylüyor. Milan'a indiğim zaman, havaalanında çok yoruluyorum bu yüzden. Çok yorgun oluyorum.
Şiir. Şiirler çoğu uğraşıma, esin kaynağı oluyorlar. Avuç içi dostları, hangi şairleri sevdiğimi az çok biliyorlar. Benim dışımda ama çok bilen olmuyor, hangi dizeler, hangi şiirler, hangi şairler benim için bir inci tanesi. Şiir okuyorum, gülüyorum, ağlıyorum. Babam, hangi şiirleri, hangi şairleri, hangi dizileri sevdiğimi az çok bile bilmiyor.
...bir kaçak değilimse, bir kırgın hiç değilimse, kızgın mavi bir mührün borcuyum.**
2002 yılında, annemle Beyoğlu'na gitmiştik. O, Beyoğlu'nda çalışıyordu ve benim henüz tanışmadığım Gölge Kafe'nin hemen önündeki binanın içindeydi iş yeri. Sanki kader denilen ,kavramsa,kavrama inansam, diyeceğim ki Gölge daha o zamandan bana verilmiş bir an. Onunla işe gittiğim olurdu. Okulum yok muydu, neden giderdim, şimdi hatırlamıyorum. Oysa okulum vardı, okuldan geldiğim zamanlarda, evde yalnız kalmayı tercih ederdim, kuzenlerimin ve teyzelerimin her gün aramalarına ve onlarda kalmamı rica etmelerine rağmen. Fıççın'la da bu zamanlarda tanıştım ya. Kader e bir daha inansam, Fıççın'ın da ta o zamandan bana verilmiş bir an olduğunu kabul edeceğim. Öyle ya Fıççın'ı da Gölge'yi de bugünlere kadar getirdim, yalnız.
Barcelona'da vardı ya. Annemin öğle tatili arasında, yemek yenilen, üzerine pasta yenilen başka bir yer. Bugünlerden birinde, 2002 yılında, annem bana Beyoğlu'ndan bir kitap aldı: Richard Bach'ın Martı Jonathan Livingston kitabı. Bu kitabı çoğu kez okudum. Bugün şiiri sevdiğim kadar, büyük bir sevgiyle bağlandım o kitaba. Annem, kendi el yazısıyla bu kitabın içine not düşmüştü: ' Beyoğlu, 2002.'' Bu kitap benim için çok değerli bir kitap, annemle anısı olduğundan değil sadece, bu kitaba bağımlıyım, bağlıyım sanki. Öyle bir hissiyat. Sanki Richard Bach, benim doğduğum andan itibaren martı olmak istediğimi anlamış ve yazmış, sanki bana ithafen, benden. Yıllar sonra ben bu kitabı, Milan'a taşıdım. Milan'da aynı kitabın ingilizcesi ve italyancası kütüphanede yerini aldı, italyanca olanın içine italyanca, ingilizce olanın içine ingilizce not düşüldü: 'Bu kitabı bana annem, 2002 yılında Beyoğlu'nda aldı. Bugün ben bunu Milan'dan, via Hoepli'deki kitapçı Hoepli'den aldım. Ekim 2014. Yeşeren Güven.''
Babam benim Martı'yı çok sevdiğimi bilmiyor, benim martı olmak istediğimi hiç bilmiyor.
Beni, benden başkası mutsuz etmiyor. Mutluluk için de orta şeker aynı oran geçerli.
İşte mavi diye buna diyoruz. Massimo Sabet'in de yazdığı gibi, 'deniz mavi değildir.' Yani mavi boyanan bir renktir, oluşan. Olan bir şey değildir. Ama mavidir işte.
...eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen...***
*Gökanlam XI Edip Cansever
**Gökanlam XII Edip Cansever
***Eylül'ün sesiyle Edip Cansever
Devam edeceğim, dedi.
No comments:
Post a Comment