Aslında şarkılara avaz avaz eşlik edip, mesela The Clash'e denk gelmişsem, kendimi Londra'da bir underground mekanda eğleniyorken hayal edebiliyorsam ve gerçekten az buçuk da orada olabiliyorsam, mutluyum.
Beni mutlulukla izleyen adamın bakışlarından fark ettim bunu. Baktım ki, gerçekten de avaz avaz şarkı söylüyorum, on altı yaşım, on yedi yaşım...
Beni mutlulukla izleyen adam, beni izlediği için mutlu değildi. O hep mutlu olduğuna inanmıştı ama, nine ve dedesinden bahsederken gözleri doluyordu ve işinden bahsederken sinirleniyordu. Bunun gibi duygularını gizlemeyi seçtiğinden, mutlu olduğuna inanıyordu. Aslında benim gibi mutluydu. Yani, mutlu ama gündelik hayatın kahve yapışlarında, yemek pişirmelerinde, yazıp çizmelerinde, düşünmelerde unutulan, gizlenen mutluluk kadar.
O an gizleyecek bir şey kalmadı, ikimiz içinde. Gündelik hayatın içinde bazen böyle enstantaneler yakalabiliyor.
Nadir.
Naif.
Ama yine de bu aşka dair bir yazı değil.
Bu bencilce bir düzyazı.
Wednesday, October 29, 2014
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment