Başka türlü o takvim oraya nasıl asılacaktı ki?
Her sabah : ''evi satıp, deniz kenarı bir yere gideceğim,'' der ama her sabah, dolu file torbasıyla, caddenin başında görürüz onu.
Bulut, her sabah, eline alır sopayı tavana vurur.
Leyla Hanım ise, huzurun peşinde ama nevresim dümdüz olsun diye, her sabah bir saat harcar. Nevresimin köşelerini iyice çeker, çıkartıp çekip bir daha geçirir. Her sabah, bir saat geçer.
Eylül ismi gibi, her sabah, kendine kahve saati ayırır. O saat içinde, apartmandan, yan apartmandan, çevreden bir matkap sesi gelmeye görsün, suratı düşer, sinirlenmeye başlar. Terasın kapısını açıp, avluya bağırır. Sonra bir güzel, yerine geçip bir saatin kalan dakikaları için kahvesini yudumlar.
Bu apartmana, sahilden vapurla geçerken baktığımızda, her şey normaldir. İlk üç katta, sarı sıcak ışık vardır. Dördüncü kat, o mavi, ruhsuz ve hastanenin o parlak ışığıyla aydınlatılmıştır. Beşinci kattaki ışık, bazen kırmızı olur. O da Eylül'ün işi. Ama bu detayı, vapurla geçenler bilmez.
Deniz, tüm lacivertliğiyle, bu apartmana ayna olur. Apartmanın camlarında, denizi görürsünüz, ince ince dalgalar. Denizin lacivert olmadığını, hiç kimse bilmez.
Eylül, sabahın sekizinde kalktı. Cama yaklaştı denize baktı. Daldı. Daldığı dakikalardan birinde, durdu. Dalmaya devam ettikçe, deniz olacağını biliyordu. Bir saat içine girdi. Kahve ocakta fokurdamaya başladı, portakallı ponçiği vardı, bugünlük kahvaltı güzel olacak, diyerek içinden oturdu Kandilli'ye karşı.
Semih Bey, caddenin başında, yavaş yavaş apartmana doğru yaklaşıyordu. Arada kafasını çevirip Boğaz'a bakıyor, arada önüne bakıyordu. Seksenlerinde kendisi, şimdi önüne bir taş çıksa, bütün gün lanet edecek. Temkini elden bırakmak istemiyor, öyle birinin başına kalırım diye değil, kendi kendine yetecekmiş, hep içinden bunu tekrar ediyor. Apartmana ulaştı, Eylül denize dalmış, Semih Bey'i görmedi.

No comments:
Post a Comment