Sunday, July 27, 2014

Saatlik II

'işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben 
işte şu begonya, işte yalnızlık 
işte su damlacıkları, alnımda, kollarımda 
işte yok oluşumdan doğan kent 
hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız 
ben dediğim koskocaman bir oyuk 
koltuğun üstünde, aynadaki yansıda 
bir oyuk! sofrada, mutfakta, yatağımda 
yaşamayı tersinden kolluyorum sanki 
yetişip öne geçiyorum sık sık. sözgelimi 
bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim 
iyi 
bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu 
salıyı gösteriyor. 
salondaki büyük saati sattım 
saatin ölçebileceği 
herhangi bir zaman parçası yok'

Manastırlı Hilmi Bey’e Birinci Mektup'tan

...
'gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk 
hiçbir yere gitmiyor. 
...
bir başka gülümsemeyi karşılar gibi 
öpüşürken gördün mü sen iki öpüşmeyi 
hilmi bey 
tam öyle 
hızla giyiniyor sonra, dışarı çıkıyor 
üç kişi kalıyoruz birden 
yeni ısırılmış bir elma gibi kalıyoruz 
parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında 
içimde bir soğukluk 
dışımda bir begonya.'
...
Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup'tan


'yıllar geçmedi, yıllar eskidi 
dokunduğum yerde kalıyorum 
yaşlı bir kelebek gibi. 
yeni bir renk buldum bugün, suyun akışı rengi 
oyuğumdan çıktım 
çıkmamı duydum 
bir süre yürüdüm yürüdüm 
hiç kimsenin ağzını dayayıp da 
suyunu içmediği bir çeşme gibi durdum 
durdum ki 
önce bir elektrik mavisi çöktü içime 
sanki bir suya anlatıldım da bilinemedim 
ben 
benzersiz bir geyiği okşar gibi 
sevgisizliği okşayıp geçtim 
yol boyunca insanların 
uzak yakınlığını 
okşayıp geçtim 
...
ve 
mutluluk 
bir kibrit çöpü ne kadarcık yanarsa.'
...
Manastırlı Hilmi Bey’e Dördüncü Mektup'tan



No comments:

Post a Comment