Friday, February 6, 2015

Günlerden* III

Frontal lobumdan, mantıklı, insana özgü düşünceler geçiyor; diğer loblarda sekmelere uğrayarak, küçük zıplamalarla, bu bilinçi düşünce, enseme vuruyor. Sonrası iyilik güzellik.
Babamla konuşuyorum, sesi yabancı geliyor, anlamıyor muyum bana düşman kesildiğini anlamıyor muyum hiç
Halbuki geleceği gören gözüm diyor ki, haksızlıklar ve anlaşılmazlıklar, iletişim kopukluğu silsilesinden sen zarar görmüş olacaksın. Şimdi canının yandığı kadar, ileride de canın yanacak. Bugün babamı işe bağlayan görüntü ben olarak verildiğinden, bu iş sevilmediğinden, doğru orantı olarak bu zamana ait, her kavram, olgu, nesne ve kişi de sevilmiyor. Yani tüm bunlar beni hırpalıyor. İlerisi ise çok farklı. İki aile var, dedim. Bunu kendi başına oluşturan da ben değilim. Zaman, bugünden başladı bunu göstermeye ama gel gör ki hiçbir kelime bunu anlatmaya yetmiyor. Çünkü, bir güzel kelime dahi bulsam, gözlerden alev bana doğru çıkıyor, yanlış yapan ve bunu böyle oluşturmuş olan ben olarak algılanıyorum.(iç ses: şu anda olmak istediğim tek bir yer var)
Nasıl çözeceğim?
Böyle zamanlarda bana bir duruş susuş geliyor, zamanı unutuyorum ve tek bir yere noktaya bakakalıyorum. Bir şeyin beni, zamandan kuvvetli bir şeyin beni ayıltması gerekiyor. Bunun tam tanımı nedir bilmiyorum?
Benim çok eşyam yoktur, kafamdan bir şeyi bir kişiyi bir olayı bir olguyu silmek istediğimde, bunu objelerle yaparım. Değer verdiğim objeler haricinde, evdeki çatal bıçaka kadar olan çeşitli günlük objelerle. Bugün kafamdan bir şey sileceksem, bir şeyi unutmak eylemi ve kararı içindeysem; bir zaman, kafamı yasladığım, kılıfını özenle aldığım yastığı ve kılıfını atarım.
Ertesi gün, tava atarım. Başka gün, bardak atarım.
Amacım, tek renk bir ev. Renkler, çeşitlilik sinirimi bozuyor.
Bir düşünceden kurtulayım derken, ritüele dönüşmüş bir davranış uygulamak zorunda kalıyorum ve anlıyorum ki, kişinin kendi kendine getirisi değil bu, zamanla kendi kendine yarattığı bir şey olarak algılansa da.
Bu, İstanbul'un renkli, tarihi semtlerinde geçen bir senaryoda,figür olarak da kullanılabilir.
Boynum öyle ağır ki, hani yıl kütlesi olan bir madde olsa, onları taşıyor sanki.
Başım hep düşüyor, kaldırmak nasip olmuyor;
Kaldırsam, bu sefer ağırlık gözlerime yerleşiyor; bir pamuk şekerinin yapılışını bile ağırlıkla izler oluyorum.
Böyle olunca, sakat kalıyorum, sakat hissidiyorum, bana bakmak zorunda olan bir aile hissiyatı doğuyor içime ki bunun ağırlığı onların boynuna çoktan vurmuşken...
Boğazımda bir nehir, boynumda bir ağırlık, aksak yaşıyorum.
Kelimeler bazı anlamlara gelmese de sabah sabah ailenin yine birçok anlama geldiği bir sabahtayız.
Frontal lob nerede boyun nerede, gel kurtar şimdi boynumu bilinçli düşünce...

No comments:

Post a Comment